Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir daha da gitmediği Davos toplantıları uzun yıllar sonra ilk defa böylesine yoğun şekilde gündemimize girdi. Sosyal medyanın gücü dolayısıyla konuşmalar hemen altyazılı şekilde kamuoyunun geneline ulaşmayı başardı. Bu konuşmalardan en ilgi çekici olarak görülenleri ise Kanada Başbakanı Mark Carney ile BlackRock’ın CEO’su Larry Fink'in idi.
Birçoğumuzun ilk kez duyduğu bu isimlerin uluslararası sistemin adaletsizliği ve kapitalizmin krizinden bahsetmesi ilgimizi şunun için çekti. Çünkü biz yani Cumhurbaşkanı Erdoğan öncülüğünde Türkiye, yıllardır bu konuda sesini her platformda yükseltiyor ama yalnız kalıyorduk. Hatta iki yüzlü uluslararası sistemin dışında kalma pahasına ciddi sorunlarla karşı karşıya kaldık. Dünyanın beşten büyük olduğunu Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk kez on üç yıl önce söylemişti. Daha adil bir dünya mümkün söylemi ise en az beş yıllıktır. Bu süre boyunca hem küresel adaletsizliklere hem de eşitsizliklere vurgumuz bizi bir süre yalnızlaştırdı da. Bedeli ağır olsa da istikrarlı bir şekilde bu söylemleri dillendirdi Erdoğan.
Dün Davos’taki konuşmalara atfen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Davos’taki tartışmalara baktığımızda küresel sisteme yönelik yaptığımız eleştirilerin artık Batı dünyasında da karşılık bulduğunu görüyoruz. Düne kadar bize küresel sistemi öven Batılı liderler, bugün sistemin sorunlarından bahsediyorlar. Bizi acımasızca eleştirenler, bugün bize hak veriyor" sözleri çok yerindeydi.
Bu eleştiriyi akademik düzlemde en sistematik biçimde inşa eden isimlerden biri, Fransız iktisatçı Thomas Piketty. Piketty, meşhur “21. Yüzyılda Kapital” adlı eserinde kapitalizmin krizini tarihsel verilerle ortaya koyuyor. Temel tezi son derece yalın. Sermayenin getirisi, ekonomik büyümeden uzun vadede daha hızlı artar. Bu mekanizma, servetin giderek dar bir kesimde birikmesine yol açar. Eşitsizlik bu yüzden bir sapma olarak ortaya çıkmaz; sistemin normal işleyişinin sonucudur.
Piketty’ye göre Soğuk Savaş sonrasında yükselen neoliberal anlatı, bu eşitsizliği verimlilik, rekabet ve küresel entegrasyon söylemleriyle meşrulaştırdı. Finansallaşma hızlandı, servet görünmez biçimde büyüdü, toplumsal sözleşme zayıfladı. Bugün Batı’da yaşanan siyasi kutuplaşma, popülizm ve kurumsal krizler, Piketty’nin ifadesiyle bu birikimin doğal sonuçları. Toplumlar, kendilerine refah vaadi sunan bir düzenin aslında kimin için çalıştığını fark etmeye başladı.
Bu perspektiften bakıldığında, Kanada Başbakanı Mark Carney’nin Davos’ta yaptığı konuşma, Piketty’nin yıllardır anlattığı yapısal eşitsizliğin siyasal dile tercümesi gibi duruyor. Kurallara dayalı uluslararası düzenin bir kurgu olduğunu kabul etmesi, güçlü olanların kuralları kendi çıkarlarına göre esnettiğini itiraf etmesi tesadüf sayılmaz.
Ticaret kurallarının asimetrik uygulanması, uluslararası hukukun kimliğe göre farklı sertliklerde işletilmesi, Piketty’nin “eşitsizliğin ideolojisi” dediği çerçevenin güncel yansımalarını ifade ediyor. Carney’nin, bir kopuşun tam ortasındayız, sözleri aşırı entegrasyonun artık karşılıklı refah üretmediğini kabul ediyor. Bu kabul, uzun süre bilinip görmezden gelinen bir gerçeğin zorunlu bir ifşası olarak okunuyor.
Carney’in bu çıkışı eğer ABD Başkanı Trump olmasaydı ve başta Kanada ile dünyanın geri kalanına şantajlar, tehditler sallamasaydı da söz konusu olacak mıydı? Kesinlikle hayır. Trump’ın tüm sistemi sarsan yaklaşımları bir anda Batılı liderlerin aklına uluslararası sistemde kuralları getirdi. Daha önce kendilerinin defalarca çiğnediği, çiğnenmesine göz yumdukları kurallar. İki yüzlü uluslararası sistemin güç üzerine şekillenen adaletin farkına yeni varan Kanada Başbakanı’nın bu söylemleri Trump sonrasında düzen eskisi gibi devam ederse hemen rafa kaldırılacaktır kuşkusuz.
Küresel sermayenin merkezinden gelen uyarıların diğeri de Larry Fink’ten geldi. Dünyanın en büyük varlık yöneticisi olan BlackRock’un CEO’su Larry Fink, Davos’ta “Sistem 30 yıldır halka hiçbir şey vermedi” derken, Piketty’nin istatistiklerle ortaya koyduğu bir gerçeği sözle teyit ediyor. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana yaratılan devasa servetin küçük bir azınlıkta toplandığını, bunun toplumsal barışı tehdit ettiğini kabul ediyor. Yapay zekânın beyaz yakalı emeği baskılaması, enerji maliyetlerinin veri merkezleri üzerinden toplumun geneline yayılması ve karar alma süreçlerinin kapalı elit ağlarda şekillenmesi üzerinde duruyor.
Yine de bu söylemi, kapitalizme yönelmiş köklü bir itiraz olarak okumak yanlış olur. BlackRock bugün 11 trilyon doları aşan varlık büyüklüğüyle küresel finansın en güçlü aktörlerinden biridir. Fink’in çizdiği çerçeve, sistemi yıkmaya çağıran bir hat üzerinden ilerlemiyor, aksine bu düzenin sürdürülebilmesi için halkın öfkesinin soğurulması gerektiğini savunuyor. “Halkı bu yeni zenginliğin ortağı yapmak zorundayız” vurgusu, krizi yönetenlerin kendi istikrarlarını koruma refleksi olarak okunmayı hak ediyor. Sermaye, kendisini tehdit eden toplumsal basıncı fark ediyor ve yeni bir denge arıyor.
Tam bu noktada Türkiye’nin pozisyonu ayrışıyor. Erdoğan’ın yıllardır dile getirdiği eleştiriler, kriz Batı’nın kapısını çaldığında ortaya çıkmış taktik söylemlerden beslenmiyor.
Yani Kanada Başbakanı’nın afili sözleri Trump bağlamıyla ilintili olduğu için iki yüzlü bir tavır olarak görülebilir. Aynı şekilde Fink’in sözleri de antikapitalist bir çıkışı değil, içinde bulundukları krizi nasıl çözeriz anlayışını barındırıyor.
Türkiye’nin durduğu yer bu iki hattın dışında, daha siyasal bir zeminde şekilleniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın küresel sistem eleştirileri, kriz anlarında ortaya çıkan konjonktürel çıkışlara dayanmıyor. Bunun yerine, son 15 yıldır yalnızlaştırmayla, terörle terbiye etmeye çalışmakla, ekonomik sabotajlarla diz çökmeye zorlamakla, darbe girişimleriyle seçilmiş iktidarı devirmekle yüzleşen bir ülkenin tecrübesinden besleniyor.
Bugün Davos’ta alkışlanan birçok cümle, Türkiye’nin uzun süredir dile getirdiği itirazların gecikmiş yankıları. Kapitalizmin krizi artık saklanamıyor; eşitsizlik görünür hale geliyor, itiraflar çoğalıyor. Samimi olmasalar da itiraf etmeleri şimdilik bir aşama.