İsmet İnönü’nün 7 Mayıs 1972 yılında CHP olağanüstü kurultayında çektiği restti bu. İnönü, Bülent Ecevit’e karşı kaybetmiş ve yaklaşık 34 yıllık genel başkanlık koltuğunu bırakmak zorunda kalmıştı. Atatürk’ten sonra paraya resmini bastırabilecek kudrete erişen “milli şef” bu olaydan sonra CHP’den de istifa etmişti.
Bugünkü CHP’deki gelişmeleri anlamak ve değerlendirmek için geçmişte benzer parti içi çatışmaları, bölünmeleri, yeni partileri ve hatta parti birleşmelerini incelemek faydalı olabilir.
Birlikte bakalım…
CHP’nin parti içi ilk muhalefet deneyimi hepimizin bildiği üzere Dörtlü Takrir ve sonrasında Demokrat Parti çıkışıdır. Burada apaçık bir ideolojik farklılaşma söz konusudur. Zaten tek partili bir siyaset hayatında herkes CHP’li olmak durumundaydı. Dolayısıyla Bayar, Menderes, Köprülü ve Koraltan’dan oluşan dört CHP’li vekil parti içi muhalefet bayrağını açıp kendi dünya görüşlerini ortaya koymak için yeni bir yola çıktılar. Sonrasını hepimiz biliyoruz. Demokrat Parti kuruldu, girdiği tüm serbest seçimlerde tek başına iktidar oldu ve CHP’yi ezici çoğunlukla yendi. Ancak, 27 Mayıs darbesiyle büyük bir trajediyle siyaset sahnesinden çıkarıldı.
CHP’deki kayda değer ikinci parti içi muhalefetin kaynağında İsmet İnönü’nün ve Bülent Ecevit’in “ortanın solu” yaklaşımı vardı.
İsmet İnönü 1965 seçimlerine giderken bu söylemi kullandı ve parti içerisindeki daha sağcı Atatürkçü kesim “parti sosyalizme kayıyor” tepkisini gösterdi. Partideki bu kesim, 1965 seçimlerinde CHP, Adalet Partisi’ne karşı kaybedince bu bahaneyle daha sert muhalefet yapmaya başladı.
1967 CHP kurultayında parti programına “ortanın solu” fikrinin ilkeleri de yazılınca artık ipler tamamen koptu. Turhan Feyzioğlu önderliğindeki “Sekizler Hareketi” CHP’den istifa etti. Bu ayrılıkla birlikte 32 Milletvekili ve 15 Senatör (toplam 47 parlamenter) CHP’den istifa ederek Güven Partisi’ni kurdu. Bu sayı daha sonra 55 parlamentere kadar çıktı. Güven Partisi böylece Meclis’te önemli bir güç elde etti.
Ancak 1969 seçimlerinde bekledikleri toplumsal desteği alamayarak sadece 15 milletvekili çıkarabildi. Büyük bir hayal kırıklığına uğramışlardı. 12 Mart 1971 muhtırasında askerlerin güvenini kazandıkları için kurulan hükümette bakanlık almalarına rağmen toplumsal karşılıkları olamadı.
O günlerde Bülent Ecevit, gerek 12 Mart muhtırasına CHP yönetiminin verdiği desteğe karşı çıktığı gerekse de CHP’nin elitist jakoben yaklaşımını eleştirdiği için 1972’de İsmet İnönü’nün karşısına rakip olarak çıktı. Ecevit, parti içerisinde ve teşkilatlarda giderek güçlenen bir aktöre dönüştü ve İsmet İnönü karşısında zafer elde ederek CHP’nin 3. Genel Başkanı oldu.
İşte bu olayla birlikte İnönü destekçilerinden oluşan ve sayıları 58’i bulan bir grup parlamenter CHP’den istifa ederek Cumhuriyetçi Parti’yi kurdular.
Burada küçük bir parantez açmak gerekiyor. Hem Güven Partisi hem Cumhuriyetçi Parti kurulurken CHP’den ayrılan parlamenter sayıları bugünkü gibi çok fazlaydı. Birkaç kişiden oluşan sınırlı bir kopma değildi bunlar.
Devam edelim…
1973 yılına gelindiğinde seçim arefesinde Ecevit'in yükselişi karşısında parçalı durmak istemeyen bu sağ-Kemalist gruplar Mart 1973'te birleşme kararı aldılar. Cumhuriyetçi Güven Partisi adıyla kurdukları parti 80’e yakın parlamenter ile Meclis’te önemli bir güç elde etti.
1973 seçimlerinde Ecevit CHP’yi ilk defa serbest seçimlerle birinci parti yapan genel başkan oldu. Daha önceki tek parti dönemi ve 27 Mayıs destekli 1961 seçimlerini saymazsak tabi.
Ecevit’in yükselişi, CHP’yi halkçı, işçi ve emekçi dostu bir yere konumlandırmasıyla ve CHP’nin klasik jakoben yapısından uzaklaşmasıyla mümkün olabildi. CHP’nin klasik yapısını temsil ettiğini iddia eden Cumhuriyetçi Güven Partisi bu seçimde ancak 13 milletvekili çıkarabildi.
1977 seçimlerine gelindiğinde Ecevit bu kez CHP tarihindeki en yüksek oy olan yüzde 41,4 oy oranıyla yine birinci oldu. Cumhuriyetçi Güven Partisi artık iyice erimiş ve yüzde 1,8 oy ile sadece 3 milletvekili çıkarabilmişti.
CGP, 12 Eylül darbesiyle birlikte diğer partiler gibi yasaklandı ve tarihin tozlu sayfalarında kaldı.
Darbe sonrası CHP de tıpkı diğer partiler gibi kapatıldı.
Ancak 1983 seçimlerinde seçime girme izni alabilen Halkçı Parti adıyla geleneksel ideolojik Kemalist kesim burada yoluna devam edebildi. Bununla benzer zamanda Erdal İnönü liderliğinde bir grup eski CHP’li sosyal demokrat ve özgürlükçü bir yaklaşımla SODEP çatısı altında buluştu.
CHP yokluğunda ortada kalan boşluk iki parti ile kapatılmaya çalışıldı.
Bu seçimlere SODEP adayları darbecilerden veto yediği için giremedi ve Halkçı Parti (HP) seçimde ikinci parti olarak kendi açısından önemli bir başarı elde etti. Ancak HP, siyasi liderlik konusunda başarılı olamadı ve toplumsal destek alamadı. 1984 yılındaki yerel seçimlerde Erdal İnönü liderliğindeki SODEP, seçimden ikinci parti olarak çıkarak başarı elde etti.
İşte bundan bir yıl sonra da Halkçı Parti ile SODEP birleşerek SHP yani Sosyal Demokrat Halkçı Parti adını aldı. Logoları 6 ok ile zeytin dalıydı. Partinin başına kısa süre sonra İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü getirildi. İnönü soyadı yine sahnedeydi ancak partinin adı bu kez CHP değil SHP idi.
Bu süreçte CHP’nin siyasi yasaklı olma hali devam ediyordu. Ecevit de siyasi yasaklıydı ama kendi karizmasını yeni bir partide değerlendirmek için eşi Rahşan Ecevit üzerinden bir parti kurdu. Kasım 1985’te Demokratik Sol Partisi yani DSP kuruldu.
CHP’nin darbeler öncesinde, 1973 ve 1977 tarihindeki iki seçimde zafer kazanmış genel başkanı neden SHP ile birlikte devam etmedi sorusu burada önemli. Kısa belki ama şöyle bir çıkarım yapılabilir. SHP’nin yaklaşımı, CHP’nin mirasını yeniden kurmak ve bunu İnönü soy isimli bir liderle yapıp tarihsel gönderme yapmaktı. Bununla birlikte Ecevit’in yaklaşımı da geliştirdiği demokratik sol ideolojisini gerçekten halkçı bir perspektifle CHP’den bağımsız olarak sürdürmekti. CHP tarihinin aldığı en yüksek oyu alan bir siyasetçi olarak kendi yolunu kendi geliştirdiği ideolojik çerçeve etrafında çizmek istiyordu.
SHP’nin 1989 yılında yerel seçimlerdeki başarısı iştahları açmıştı. Siyasi yasakların kalkmasıyla CHP’yi yeniden siyaset sahnesine çıkartma fikri işte bu zamanlarda gelişti. CHP, 9 Eylül 1992’de, kuruluşunun 69. yıldönümünde yeniden açıldı.
1980’de kapatılan CHP’nin yerini 1985’te SHP doldurmuştu. Ancak şimdi CHP yeniden açılıyordu. Dolayısıyla SHP’nin önündeki soru şuydu.
“Biz CHP’nin devamı mıyız, yoksa CHP yeniden açıldıktan sonra CHP’nin rakibi bir parti miyiz?”
Bu soruya CHP’nin cevabı ise şu oldu. “Biz CHP’nin kendisiyiz.”
CHP’nin yeniden açılmasında ve liderlik mücadelesinde belirleyici isim Deniz Baykal idi.
Baykal, CHP’nin 1980 öncesindeki önemli isimlerinden biriydi. 1970’lerde Ecevit döneminde CHP’de bakanlıklar yapmış ve parti yönetiminde önemli görevler üstlenmişti.
1979 yılında Ecevit’e karşı parti içi muhalefeti zaten başlatmıştı ve daha klasik bir CHP’li idi. Dolayısıyla CHP’nin yeniden açılması, Ecevit’in DSP’sinden farklı bir siyasi kanal oluşturdu.
1992 sonrasında merkez solda artık üç siyasi aktör vardı. CHP, SHP, DSP
Bu tablo 1994 yerel seçimlerinde üç parti için büyük bir fiyasko ile sonuçlandı. Üç parti üç farklı adayla seçime girmiş, oylar bölünmüştü. İstanbul, Ankara ve diğer şehirlerde belediyeleri kaybetmişlerdi. Refah Partisi bu noktada önemli bir atak yapmış ve bu, Türkiye siyasetinde bir dönüm noktası olmuştu.
1994 seçimlerini kaybeden SHP’de gerilemeler baş gösterdi. Özellikle HEP ile ittifak konuları tabanda rahatsızlıklar yarattı ve CHP ile DSP’ye teveccühler arttı. Böylelikle uzun süre seçimlerde önemli başarılar elde eden, 90’larda büyükşehir belediyelerini kazanan SHP, 1995 yılında CHP ile birleşme kararı aldı. Genel Başkanlığa da Deniz Baykal getirildi.
Bu andan sonra soldaki dağınıklık bir nebze toparlanmış gözüktü. Ancak DSP hala dışarıdaydı. Ecevit kendi kişisel yolunu çizmekte kararlıydı. Zaten 1960’ların ortalarında başladığı ideolojik ayrışmayı bir kenara bırakıp tekrar CHP’ye dönmesi beklenmiyordu. Hem Baykal da kendi tabanı açısından beğenilen ve desteklenen bir lidere dönüşmüştü.
SHP ile CHP’nin birleşmesi sonrasında 1995 genel seçimlerinde büyük bir sıçrama bekleniyordu. Ancak Ecevit tek başına DSP ile yüzde 14,6 oy alarak CHP’nin yüzde 10,7’lik oy oranını geçmeyi başardı. Ama durum bir sonraki genel seçimlerde CHP açısından çok daha trajik bir hal aldı.
1999 seçimlerinde DSP yüzde 22 oy oranı ile birinci parti olurken CHP baraj altında kalarak ilk defa Meclis’e milletvekili gönderemedi. Seçim sonrası oluşan koalisyon hükümeti ile Ecevit yeniden Başbakanlık koltuğuna oturdu. CHP ancak bir sonraki seçimlerde Meclis’e girebildi.
Gelelim bugüne…
CHP’de bugünlerde yaşanan bölünme gerçek anlamda bir bölünme midir, ileride daha net analiz edebileceğiz elbette. Ancak tarihsel perspektiften bakıldığında buna benzer gelişmeleri daha önce de yaşayan CHP; kendi ismiyle, kurumsal kimliğiyle ve ideolojik yapısıyla kendi tabanı için vazgeçilmez bir parti olarak devam edecek gibi görünüyor.
Bir görüntü sosyal medyada sizin de önünüze düşmüştür. Emekli bir CHP’li kadın üyenin müzik eşliğinde dans ederek Özgür Özel’i destekleyeceğini söylemesi ve CHP üye kartını makasla kestiğini göstermesi ama aslında kesmeye kıyamayıp kartı çantasına geri koyması aslında çok şey anlatıyor bize.
Bununla birlikte gördüğümüz kadarıyla DSP ve Bülent Ecevit örneği, SHP ve Erdal İnönü örneği, Güven Partisi ve Cumhuriyetçi Parti örnekleri, Halkçı Parti örneği gibi örneklerin tamamında ideolojik mesele tüm çatışmaların merkezinde yer alıyor. Ama bugünkü çatışmada ya da bölünmede en ufak bir ideolojik ya da fikirsel mesele konuşulmuyor. Partinin ismi, logosu ya da yöneticilerinin açıklamaları bu yönde en ufak bir ipucu vermiyor bize. Dolayısıyla buradan bakıldığında da yeni kurulan partinin kendini, net bir ideolojik ve dünya görüşü olan kemikleşmiş CHP’den pozitif ayrıştırması pek mümkün görünmüyor.