Türkiye’nin dış politikasını anlamak için çoğu zaman da cevabını bildiği halde yıllardır aynı soruyu soranlar vardı.
Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor mu? Türkiye Doğu blokuna mı yaklaşıyor? Türkiye’nin ekseni mi kayıyor?
Özellikle AK Parti iktidara geldikten sonra toplumun bir kesimin bilinçaltına pompalanan bir korkunun ilk hedefi bu alan oldu. Öyle ya, Cumhuriyet devrimleri bir Batılılaşma projesiydi ve tarih boyunca da bunu tehdit ettiği düşünülen siyasi hareketler gerek darbe gerekse başka yollarla ortadan kaldırıldı.
Ama geçtiğimiz 25 yılın sonunda Türkiye’nin gerçekliğini artık kabullenmek durumunda kaldılar ve bu yersiz korkuların Türkiye’nin alanını daralttığını, yönünü kaybettiğini kendileri de gördüler. Türkiye kendi hikayesini yazıyordu ve bu hikayenin lideri olan Cumhurbaşkanı Erdoğan son derece kararlı bir şekilde bu hikayeyi yazdı.
Hepimizin malumu olduğu üzere karşımızdaki dünya, Türkiye’nin bir tarafını seçmek zorunda olduğu eski dünya değil artık. Türkiye NATO masasında ağırlığını korurken, hatta etkisini gün geçtikçe artırırken Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üyeliği konuşabiliyor. Aynı zamanda Suudi Arabistan ve Pakistan’la yeni bir savunma mimarisi üzerine çalışabiliyor; Washington’la, Moskova’yla, Pekin’le, Körfez’le ve gerektiğinde Tahran’la konuşmayı sürdürebiliyor.
Bu tabloya bakıp hemen bir eksen kayması tartışması açmak artık çocukça. Böylesine karmaşık bir pozisyonlanmayı açıklamak için daha farklı sorular sorulması gerekiyor.
Mesela bunlardan biri şu olabilir: Ya kayan Türkiye’nin ekseni değilse? Ya dünyanın ekseni kaymışsa? Ya ortada artık bir ya da rekabet halinde iki eksen yoksa? Çoklu eksenler dünyasındaysak?
Biraz açalım.
Malum, Soğuk Savaş bize dünyanın ikiye ayrıldığı bir harita bıraktı. Bir tarafta Washington, öte tarafta Moskova vardı. Ülkeler de büyük ölçüde hangi tarafta durduklarıyla tarif ediliyordu.
Bugünün dünyasında ise harita çoktan değişti. Bir NATO ülkesi Çin’le stratejik ortaklık geliştirebiliyor. Amerika’nın en yakın ortaklarından biri Pekin’le milyarlarca dolarlık ticaret yapabiliyor. Körfez ülkeleri Washington’ın güvenlik şemsiyesi altında yaşarken Moskova ve Pekin’le aynı masaya oturabiliyor.
Türkiye’nin yaptığı da aslında bu yeni dünyanın dilini konuşmak.
Mesele artık Doğu mu, Batı mı tartışmasından çok daha büyük. Mesele, kaç farklı dünyada aynı anda var olabildiğiniz ve bütün bu dünyalar arasında ne kadar güçlü bir oyun kurabildiğiniz.
İşte biz bu noktada önemli avantajlara sahibiz. Coğrafyamız, askeri gücümüz, gelişen savunma sanayimiz, NATO üyeliğimiz, Karadeniz’e erişimimiz, Orta Asya’yla tarihsel bağlarımız, Ortadoğu’daki etkimiz, Avrupa’yla ilişkilerimiz ve Afrika’da giderek genişleyen varlığımız birçok ülkenin sahip olmadığı bir hareket alanı sağlıyor bize.
Üstelik bu başlıkların her biri son yıllarda daha somut bir güce dönüşmeye başladı. Savunma sanayisindeki ilerleme dış politikadaki hareket kabiliyetimizi hayli artırdı. Enerji ve ulaştırma projelerimiz Avrupa ile Asya arasındaki merkezi konumumuzu daha değerli hale getiriyor. Orta Koridor, Kafkasya bağlantılarımız, limanlar, demiryolları ve enerji hatları coğrafi avantajımızı stratejik bir kapasiteye dönüştürüyor.
Bugün, coğrafya kaderdir sözü çoğu zaman esprilerle karışık olumsuz manada söylenmiyor artık.
Türkiye artık başka ülkelerin kurduğu dengelerde kendisine yer arayan bir aktör olmaktan çıkıyor, kendi çevresinde denge kurabilen ve masanın şeklini etkileyebilen bir ülkeye dönüşüyor.
Asıl önemli nokta da burada.
Yeni dünyada güç, yalnızca hangi ittifaka üye olduğunuzla ölçülmeyecek. Kaç farklı merkezle ilişki kurabildiğiniz, kriz anında kaç kapıyı açık tutabildiğiniz, ekonomiden savunmaya kadar ne kadar bağımsız kapasite üretebildiğiniz ve kendi bölgenizde ne kadar sonuç alabildiğiniz daha belirleyici olacak.
Türkiye de tam olarak bu alanda mesafe alıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın küresel karizması, güçlü duruşu, uluslararası sistemin her aktörüyle popüler deyimle “çok rahat çok profesyonel” konuşabilmesi, milli ve yerlilik zihniyetini üretimi, devletin tüm sistemini bu minvalde kendine güvenen bir şekilde konumlandırması en büyük şansımız.
Türkiye için bir fırsat penceresi özellikle son birkaç yıldır çok açık. Cumhurbaşkanımızın liderliği en büyük avantajımız. Bu konu tartışmasız milli bir konu. Artık toplumun kahir ekseriyeti bu gelişmeleri daha iyi görüyor ve fikri ne olursa olsun bu konularda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinin hakkını veriyor.
Burada son bir soruyu birlikte düşünelim. Türkiye, değişen dünya düzeninde ne kadar merkezi bir ülke haline gelebilecek?
Bugünkü gidişata bakınca cevabın işaretleri şimdiden görülüyor.
Türkiye bir taraf seçmeye çalışmıyor.
Türkiye kendi ağırlık merkezini büyütüyor.