Türkiye Cumhuriyeti, bir burjuva sınıfının kendi siyasal egemenliğini kurmasıyla doğmadı, bizzat milletin eliyle kuruldu. Yani daha açık ifade edecek olursam Türkiye’yi sermaye kurmadı, Türkiye sermayeyi kurdu. Cumhuriyet’in meşruiyet kaynağı sermaye sınıfından ziyade milletti. Bu yüzden Türk siyasal geleneğinde sermaye hiçbir zaman devletin ve toplumun üzerinde dokunulmaz bir güç olarak kabul edilmek zorunda olmamıştır.
Dolayısıyla bizim kapitalizmi eleştirmek için tarihsel ve siyasal meşruiyetimiz var. İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en başından beri esasında bu noktada bir bilinç inşa etmeye çalıştığı ortada.
Biraz açalım...
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünde yaptığı konuşma öylesine güçlüydü ki her bölümü ayrı ayrı yazı konusu yapabilirsiniz. Ben ise şu bölüm üzerine eğilmek istiyorum.
“Asyalı emekçilerin alın teri, vahşi kapitalistler tarafından sömürülmeyecek.”
Burada kelime seçimi gerçekten önemli.
Çünkü Erdoğan “Gelir dağılımındaki adaletsizlik” demiyor. “Gelişmiş ülkelerin sorumluluğu” demiyor. “Küresel sistemin sorunları” da demiyor.
Doğrudan emek, kapitalist ve sömürü kelimelerini aynı cümle içerisinde ve vahşi kapitalistler kavramını özellikle kullanıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşmiş Milletler’e güvenin yeniden nasıl sağlanabileceğini anlatırken Gazze’deki çocuklardan Lübnan’daki çocuklara, Asyalı emekçilerden Afrika halklarına uzanan bir dünya tasviri yapıyor. Yani savaşın mağduru çocuk ile ekonomik sömürünün mağduru işçiyi aynı adaletsizlik tablosunun içine yerleştiriyor.
Örneğin yukarıda bahsettiğim konuşmaya gelinceye kadarki Erdoğan'ın BM konuşmalarına bu zeminde bir göz atmakta fayda var. Yıllarca nasıl istikrarlı bir şekilde bir mücadele verdiğini görmek için tablonun tamamına bakmak lazım zira.
Takvimleri 2011’e çevirelim.
Somali büyük bir insani felaketin içindeyken o dönem Başbakan olan Erdoğan, 22 Eylül 2011’de BM Genel Kurulu kürsüsünde yaşananları yalnızca kuraklık veya iç savaşla açıklamamıştı.
Şöyle demişti…
“Bugünkü Somali gerçeği, Afrika’yı yüzyıllarca hegemonyası altında tutan sömürgeci zihniyetin açtığı derin yaraları da ortaya çıkarmıştır.”
Ardından sömürgeciliğin bugünkü biçimini ekonomik çıkar üzerinden tarif etmişti.
“O eski sömürgeci-kolonyalist anlayış ne yazık ki bugün ise menfaatinin olmadığı yere adımını atmayarak…”
Cümlenin devamında da milyonlarca çocuğun açlıktan ölmesine seyirci kalınmasını eleştirmişti. Yani 2011’de kurulan denklem şuydu. Sömürgecilik, menfaat ve yoksulluk.
Burada henüz kapitalizm kelimesi yoktu. Ama ekonomik çıkarın insan hayatının önüne geçirilmesine dönük açık bir itiraz vardı.
2014’te aynı tema başka kelimelerle karşımıza çıktı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, BM Genel Kurulu’nda 21. yüzyılda insanların hala açlıktan ve salgın hastalıklardan öldüğünü söyledikten sonra şu karşıtlığı kurmuştu.
“Dünyanın zengin ülkeleri refah içinde yaşarken fakir ülkeler açlık, kötü beslenme, salgın hastalıklar, eğitimsizlik sorunlarıyla boğuşuyor.”
Bu kez mesele yalnızca eski sömürgecilik meselesi de değildi. Aynı küresel düzen içerisinde bir tarafta refah, diğer tarafta açlığa dikkat çekiyordu.
Bu ayrım sonraki konuşmalarda daha da keskinleşti. 2018 konuşmasında bu manada önemli bir eşik var.
Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan burada ülkeler arasındaki zenginlik farkından çıkıp servetin insanlar arasındaki dağılımına yöneldi.
“Bugün dünyanın en zengin 62 kişisinin mal varlığı, toplam nüfusun yaklaşık yarısına yani 3,6 milyar insana denk ise burada bir sorun var demektir.”
Ardından 821 milyon insanın açlığıyla 672 milyon kişide görülen obeziteyi yan yana koyuyor. Göçü, zorla yerinden edilmeyi ve Afrika’da dünyaya gelen bir çocuğun karşı karşıya olduğu eşitsizlikleri aynı adalet meselesinin parçaları olarak sıralıyordu.
Burada eleştiri artık yalnızca zengin devletler-fakir devletler karşıtlığı olmanın ötesine geçmiş, servetin olağanüstü ölçüde birkaç elde toplanmasını doğrudan problem olarak ortaya koymuştu.
Bu noktanın altını çizmek gerekiyor.
Çünkü Erdoğan aynı dönemde serbest ticaret, yatırım, üretim ve büyümeyi reddeden bir ekonomik çizgi savunmuyordu. Dolayısıyla buradan piyasa karşıtlığı sonucu çıkarmak kolaycılık olur.
Eleştirdiği şey piyasanın varlığından öte ortaya çıkan dağılımın adaletsizliğiydi.
2019’da söylem daha da bütünlüklü hale geldi.
Erdoğan konuşmasının başında dünyadaki sorunları küresel düzeyde adaletsizlik kavramıyla açıklıyor ve adaletsizliğin istikrarsızlığı, güç mücadelelerini, krizleri ve israfı beraberinde getirdiğini söylüyordu.
Sonrasında da şu tabloyu çiziyordu.
“Dünyanın şanslı bir azınlığı dijital teknolojiyi, robotları, yapay zekayı, obeziteyi tartışırken…”
Cümlenin devamında iki milyarı aşkın insanın yoksullukla, yaklaşık bir milyar insanın ise açlıkla karşı karşıya olduğunu hatırlatıyordu.
Bunu, yalnızca fakirliğe ilişkin bir yakınma diye okuyamayız.
Bir tarafta teknoloji, tüketim ve yüksek refah, diğer tarafta insan hayatının en temel ihtiyaçları. Aynı dünya ekonomisinin birbirine tamamen zıt iki fotoğrafı.
2026’da tüketim ve israf üzerine söylediklerini de bu nedenle 2019’dan bağımsız okumamak gerekiyor.
2021’de konuşmasında ise sömürü kavramının nesnesi değişmişti.
İklim krizinden ve tarihsel sorumluluktan söz eden Cumhurbaşkanı Erdoğan şu cümleyi kuruyordu o zaman.
“Tabiata, havamıza, suyumuza, toprağımıza, yeryüzüne kim en çok zarar verdiyse, doğal kaynakları kim vahşice sömürdüyse…”
Bu kez eleştirinin merkezinde tabiatın vahşice sömürülmesi vardı. Ama mantık benzerdi.
Bir ekonomik faaliyet biçiminden faydayı elde edenlerle onun maliyetini ödeyenler aynı kişiler değildi.
İklim krizinin yükünün, tarihsel sorumluluğu çok daha düşük ülkelere eşit biçimde dağıtılmasına itiraz ediyordu.
Böylece Erdoğan’ın BM kürsüsündeki ekonomik adalet söylemine çevresel adalet de eklenmiş oldu.
2025 konuşmasında hedef daha kurumsal hale geldi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan artık küresel finansman mimarisinden söz ediyordu.
“2030 Hedeflerine erişmek için, küresel finansman mimarisinin kimseyi geride bırakmama anlayışıyla uyumlu hale getirilmesini savunuyoruz.”
Hemen ardından yapay zeka konusunda benzer bir güç ilişkisine dikkat çekiyordu.
“Yapay zeka teknolojileri yeni bir tahakküm aracı olarak değil, insanlığın lehine kullanılmalıdır.”
Bir başka deyişle tartışma artık yalnızca zenginlik miktarından ibaret olmuyordu.
Finansı kim kontrol ediyor? Teknolojiyi kim kontrol ediyor? Bu güç hangi ülkelerin ve hangi toplumların lehine işliyor?
Ekonomik eşitsizlik tartışması giderek bir güç ve tahakküm tartışmasına dönüşmüştü konuşmalarında.
İşte 2026’daki cümleyi bu tarihsel çizginin içinde okumak gerekiyor.
“Asyalı emekçilerin alın teri, vahşi kapitalistler tarafından sömürülmeyecek.”
Üstelik aynı konuşmada Cumhurbaşkanı Erdoğan şu çağrıyı da yaptı.
“Dünya genelinde gittikçe derinleşen gelir adaletsizliklerine çözüm üreten yeni bir paradigmayı beraber inşa etmeliyiz.”
Önerdiği yol ise ortak kalkınma, dayanışma, bağlantısallık, ticaret, enerji hatları ve ortak üretim.
Bu kısmı görmezsek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekonomik söylemini yanlış okuruz.
Çünkü çözüm olarak piyasayı ortadan kaldırmayı önermiyor. Üretimi, ticareti ve ekonomik bağlantıları daha adil bir düzen içinde geliştirmeyi öneriyor.
Zaten 2026 konuşmasındaki bir başka bölüm de bu çizgiyi tamamlıyor.
Erdoğan bu kez iklim krizinin yanına tüketim kültürünü koyuyor.
“İklim değişikliği kadar büyük bir başka tehlike, tüketim hırsıyla israf kültürünün yaygınlaşmasıdır.”
Ve ardından dünyadaki adaletsizliği son derece somut bir görüntüyle anlatıyor.
“Bir tarafta tonlarca yemeğin çöpe atıldığı, diğer tarafta yüz milyonlarca insanın çöpten yemek topladığı bir dünyada adaletten bahsedilemez.”
2019’daki lüks-sefalet karşıtlığının 2026’daki karşılığı hemen hemen budur.
Aşırı tüketenler ve çöpten yiyecek toplayanlar.
Erdoğan’ın BM kürsüsündeki ekonomik adalet eleştirisi yıllar içinde belirgin biçimde genişledi.
Sömürgecilikten servet yoğunlaşmasına, doğal kaynakların sömürülmesinden küresel finans sisteminden tüketim kültürüne ve nihayet emek sömürüsüne uzanan fikri istikameti güçlü bir hat oluştu.
Dolayısıyla şu sözlerle yazıyı bitirmek için haklı bir nedenimiz var.
İyi ki Erdoğan var, iyi ki Türkiye var.