MODERN insanı ilk kez, İsveçli biyolog, hekim ve fizikçi Carl Linnaeus 1735 yılında tanımladı...
Doğa Sistemi (Systema Naturea) adını verdiği eserinde insanı, gelişmiş aletlerin, kültürün ve dilin gelişimini sağlamış, büyük ve karmaşık yapılı beyinleri ile öne çıkarak yeryüzündeki en baskın tür durumuna gelmiş olan iki ayaklı bir primat (memeli) ve günümüzde Homo cinsinin hayatta kalan tek türü diye tarif etti…
“İLKE OLARAK BİRER MAKİNADIR…”
Bununla da kalmadı, 12 baskıdan oluşan Doğa Sistemi eserinin son baskısında daha ileri adımlar attı.
Son baskıda yer verdiği “Sınıflara, takımlara, cinslere ve türlere göre; mizaçları, farklılıkları, sinonimleri ve yerleri ile birlikte; doğanın üç âlemi içinde doğanın sistematiği” bölümünde, bugünü öngörmüş gibi şu tespitte bulundu:
“Hayvanlar ilke olarak birer makinadır…”
Linnaeus’un başlattığı yoldan ilerleyen bilim insanları, benzer yaklaşımlarda bulundu.
Hatta bazıları, “insanı en gelişmiş makine” olarak tanımladı; bilim aynı yıllarda insanın evrimsel kökenleriyle de ilgilenmeye başladı…
Bu dönem, insanın makine ile bütünleşme sürecinin de başlangıcıydı...
Makinanın yaşamına girmesi, küçük farklılarla da olsa boyunun uzamasına, el kemiklerinin daha narin, ince ve uzun olmasına; parmak fonksiyonlarının artmasına ve becerilerini yükseltmesine değin birçok değişikliklerle karşılaşıldı.
II. BAYEZİD’DEN, III. AHMET’E
Örneğin matbaa ile söz daha geniş alana süratle taşınır hale gelirken, ses alçaldı, göz ise bir o denli hızlandı…
Ancak, Anadolu toprakları bu teknolojik gelişimden nasibini almak istemedi…
Daren Acemoğlu ve James Robinson’un Ulusların Düşüşü kitabında da vurguladı gibi Osmanlı matbaayı yenilik olarak görmedi.
Avrupa’nın kentleri, Strasburg’da 1460’da, takiben Roma, Venedik, Floransa, Milan ve Torino’da matbaa makinasına sahip olurken; İstanbul geride kaldı.
Osmanlı matbaa ile çok geç buluştu.
Hatta bu süreçte matbaa kurma girişiminde bulunulmasının da önünü kesti…
Padişah II. Bayezid, 1457’te çıkardığı ferman ile Müslümanların Arapça baskı yapmasını “kesinlikle” yasakladı.
Bu karar 1515’te Sultan I. Selim tarafından daha da pekiştirildi.
Sultan III. Ahmet’in, İbrahim Müteferrika’ya matbaa kurma iznini verdiği 1727 yılına kadar da bu anlayış devam etti.
FAZİLETLERİ VE İLMİ ZİYADE OLSUNLAR…
O da sınırlı izindi…
Her ne kadar kararnamesinde, “Bu hayırlı günde bu batılı usul tıpkı bir gelinin duvağını kaldırır gibi gün yüzüne çıkacak ve bir daha saklanmayacak” dese de şartları ağırdı:
“Kitapları tahsis için, hakiki ulema ve müdekkik fazıllardan, şer’i ilimlerde ve yüksek fenlerde ehilleri tam olan Müslüman faziletli kadılardan eski İstanbul Kadısı Mevlana İshak ve sabık Selanik Kadısı Mevlana Sahib ile Galata eski Kadısı Mevlana Es’ad (faziletleri ziyade olsun) ve büyük şeyhlerden olup, hakiki âlimlerin önde geleni Kasımpaşa Mevlevihane’si Şeyhi Musa (ilmi ziyade olsun), me’mur ve tayin olunmuştur…”
Kitaplar kuruldan tahmin edileceği gibi geçmedi, Müteferrika’nın matbaası 1729’dan 1743’e kadar geçen 14 yılda ancak 17 adet baskı yapabildi…
Ailesi geleneği sürdürdü, ancak pes edip matbaayı kapattığı 1797’ye kadar 7 kitap daha ekleyebildi.
Toplamda 68 yıl içinde basılan kitap sayısı 24 oldu…
Bu da okuryazar sayısının gelişimini engelledi; 1800’e gelindiğinde İngiltere’de erkeklerin %60’ı kadınların ise %40’ı okuryazar iken, Osmanlı’da tam nüfusun ancak %2-3’ü okuma biliyordu.
Bütün bunlara neden de İstanbul’da el yazması yapan 80 bin katipti; işlerini kaybedeceği korkusuyla matbaaya engel olmayı başardı…
Buna kitapların fikirleri yaymasının nüfusu kontrol altında tutmasını zorlaştıracak gelişme olarak görülmesini de eklemek gerekir.
Acemoğlu ve Robinson’un da kitaplarında vurguladığı gibi, bu fikirlerin bazıları yıkıcı olabilirdi; ancak ekonomik refahı arttırmak için yeni ve değerli yollar sunabilirdi.
Aslında bütün bu gelişmeler Anadolu’nun okuryazarlığının ötesinde ister gazete, ister basın veya medya adını verin bir sürecin de sancılı gelişimine yol açtı; ilk gazete matbaanın kör topal ilerleyişinden ancak yüzyıl sonra çıkabildi.
YENİÇAĞIN BAŞLANGICI
Bütün bunları sıralamamın nedeni üç yüzyıl sonra karşımıza benzer yeni bir durumun çıkmış olması…
Adına ister elektronik çağın son dönemi, isterseniz yapay zeka çağı adını verin…
Bu dönemi atlayan toplumların tamamı matbaadan çok daha ağır bir kayıpla karşı karşıya kalacak…
Kimse çıkıp da yapay zekânın zararlı olduğu, bir çok insanın işine mal olacağı konusunda maval okumasın; 1700 başındaki katiplerin hikayelerine benzer sözler söylemeye kalkışmasın…
Yapay zekâya ulaşamayan toplumlar bilimde de öğretide de teknolojide de geri kalmaya mahkûmdur…
Korkulacak da bir tarafı henüz yok…
Çünkü henüz 4. nesline geçen yapay zekâ, akıllı olduğu kadar aptal da…
Çünkü öğretmeye çalıştığınıza direniyor, çok tekrar ederseniz onu içselleştirip, gerçeğe dönüştürüyor.
Ancak yeni neslinin gelişip, özellikle de 5. nesline geçtikten sonra bu aptallığından da kurtulacak; makinanın makinaya çok daha fazla öğretisine tanıklık edilecek.
Unutulmasın ki 3. nesli 100 bin değişkenli denklemi çözerken, yeni nesli 100 milyar değişkenli denklemi çok daha kısa sürede çözüyor.
Bir sonraki neslinin hangi aşamaya geçeceği konusunda ise elde henüz veri yok…
En hızlı klavye kullanan kişinin hızının 10 katından daha hızlı yazıyor; insan gibi davranıp, insan gibi sohbet ediyor.
Makinadan makinaya öğrenmesi de insandan insana öğrenmesinden çok daha süratli gerçekleşiyor.
Kişinin yapacağından çok daha fazlasını üretecek yeni bir dönemin kapısı aralanıyor.
BARO VE TUS SINAVINI GEÇTİ
Aynen kâtiplerin el yazması ile matbaa arasındaki hız farkı gibi, birçok işte insandan çok daha başarılı işlere imza atıyor, bazı meslekleri de başarı ile sırtlanmış bulunuyor.
ABD’de avukatlık için en önemli aşama olan baro sınavını geçmesi, Tıpta Uzmanlık Sınavı’ndan (TUS) birinci çıkması, yardımcı pilot olarak çok daha dikkatli olarak devreye girmesi, çağrı merkezlerinin yerini alması da bunun en belirgin göstergeleri.
Hintli dev firma Dukaan’ın CEO’su Suumit Shah’ın kısa süre önce açıkladığı gibi, destek personelin %90’ının işini yapay zeka üstlenmiş…
Gerekçesi de çözüm süreçlerini kısaltmış olması…
Müşteri temsilcilerinin 1 dakika 44 saniyede verdiği cevabı, anında yanıta dönüştürmüş; çözünürlük süresini 2 saat 13 dakikadan 12 saniyeye indirmiş; müşteri destek faaliyetlerini de %85 oranında azaltmış…
Tüm müşterilerin kendi yapay zekâları ile buluşmasını da sağlamış, şirkete olan müşteri bağlılığını arttırmış...
Buna kim karşı durabilir?
SENTETİK JEOPOLİTİK
Ancak olumsuz yönleri de yok değil…
Kısa süre önce Cumhurbaşkanlığı Dijital Ofisten Orhan Karaoğlu ve Buğra Ayan’ın Fikir Turu’nda kaleme aldıkları “Tehlikeli Casusluk” makalesi de yapay zekânın oluşturabileceği tehlikeyi göstermesi açısından önemli…
Dikkat çektikleri nokta, yapay zekânın, yeni (sosyal) medya ile buluşması ile ortaya çıkacak sorun…
Geleneksel medyanın dijitalleşmeye başlaması ile evrildiği yeni hal olan yeni medyanın, yapay zekâ ile buluşmuş haline “sentetik medya” adı veriliyor.
Bu da jeopolitik gelişmeleri ciddi oranda etkileyebilecek yapıya sahip bir gelişmeyi de karşımıza çıkarıyor.
Bir kişinin geçmişteki yazılarını, konuşmalarını, bir gelişme karşısında gösterdiği tepki ve cümleleri derleyip, adına açtığı sahte hesaptan o kişi gibi davranan sanal hesapların, özellikle kriz dönemlerinde nelere yol açacağı açık…
WriteSonic, Smodin, Storylab gibi platformlarda istenilen konuda saniyeler içinde yazdırılan makaleler ise bir başka gerçeğimiz…
Karaoğlu ve Ayan, bu yeni jeopolitik okyanusunun içindeki buz dağına “sentetik jeopolitik” diyor…
DOĞAL SELEKSİYON ARTIK OLMAYABİLİR
İnsan olmayan, ancak insan gibi davranan, kendisi gibi makinalarla da insan gibi ilişkiye giren yeni bir dönemin başlangıcındayız…
Dr. Buğra ÇaşkurluYapay Zeka üzerine çalışan Dr. Buğra Çaşkurlu, konu üzerinde sohbet ederken, “Bundan sonra doğal seleksiyon olmayabilir” diye söze girdi…
ABD, Çin, Japonya ve Rusya arasında bugün yaşanan büyük ticaret savaşının gerisinde yatan nedenin de yapay zekâ olduğuna vurgu yaptı…
Buna güçlü sahip olanın geleceği de kontrol altına alacağını belirtip ekledi:
“İnsan evriminin bir sonraki aşamasına geliniyor. İnsanlar bundan böyle doğal seleksiyona uğramayabilir. Fiziksel olarak yaşam sürmeyen, yapay zekâ üzerinden hayatını idame ettiren bir yapıya geçebilir…”
Özetle, Carl Linnaeus üç yüz yıl önceki tespitine bu kez kanıtlı gelmiş bulunuyoruz: