Büyük ve güçlü devletlerin bazı tarihî mesuliyetleri vardır ve imkân buldukları anda bu mesuliyetin gereğini yerine getirmek zorundadırlar.
Süleyman Şah’ın kabrinin, asıl yeri olan Caber Kalesi’ne nakledilmesi gibi…
Osman Gazi‘nin atalarından olduğuna inanılan Süleyman Şah, 1200’lü senelerde Fırat Nehri’ni geçerken boğulunca hemen orada bulunan Caber Kalesi’nin eteklerine defnedilmişti ve kabri o devirden itibaren asırlarca “Türk Mezarı” diye bilindi...
Milli Mücadele devam ettiği sırada, Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Fransız Hükümeti arasında 20 Ekim 1921’de imzalanan ve Suriye ile sınırımızı belirleyen Ankara İtilâfnamesi’ne göre, türbenin bulunduğu 8 bin 797 metrekare arazi Türk toprağı kabul edilip Türkiye’ye bırakılmış ve 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması da sınırımıza kuşuçuşu 92 kilometre mesafede bulunan türbe arazisinin Türkiye’ye ait olduğunu onaylamıştı.
Türk Mezarı’nın geçmişi bir hali maceralı olmuştu...
Caber Kalesi’nin etekleri, birkaç asır içerisinde evliya türbesi hâlini almıştı! Sıtmalıların buraya gelip de Fatiha okudukları takdirde şifa bulacaklarına inanılıyor, hasta atlar da düzelmeleri için türbeye ziyarete getiriliyorlardı.
Türk Mezarı üzerindeki ilk inşaat 1887’de, İkinci Abdülhamid zamanında yapıldı; türbenin yanısıra kuyu, ambarlar, odalar ile askerler için bir de koğuş inşa edildi ve on asker ile bir de türbedar gönderildi. Ama, Cumhuriyet’in ilânından sonra Meclis’in 30 Kasım 1925’te “Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Seddine ve Türbedarlar ile Bazı Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”u kabul etmesi üzerine buradaki imamın maaşı ödenmez oldu, türbe 1926’da Maarif Vekâleti’ne bağlandı ve imamın maaşının da Evkaf Umum Müdürlüğü bütçesinden ödenmesi kararlaştırıldı. Araziye 1938’de bir de karakol yaptırıldı ve türbeyi koruyan bir astsubay, bir onbaşı ve sekiz erin görev yaptığı karakola “Caberkale Jandarma Karakolu” ismi verildi.
İLK YOLCULUK BAŞLIYOR...
1966’da Fırat Nehri’nin üzerinde Tavra Barajı’nı yapmaya başlayan Suriye, Türkiye’nin barajın tamamlanmasından sonra sular altında kalacağı anlaşılan türbeyi başka bir yere taşımasını istedi. Yedi sene sonra, 1973 Aralık’ında Süleyman Şah’ın kabri ile türbede bulunan diğer kabirler Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Dr. Tayyar Altıkulaç’ın nezaretinde kuzeye, Türk sınırına kuşuçuşu 28 kilometre mesafede olan Karakozak’a nakledildi ve 1975’te yeni kabir üzerinde bir başka türbe inşa edildi.
Tayyar Hoca, seneler sonra yayınladığı “Zorlukları Aşarken” isimli hatıralarında mezarların türbenin altındaki bir mahzende bulunduğunu, mahzene bir er ile indiğini, Süleyman Şah’ın kabrinin yanında birkaç mezarın daha olduğunu, kemikleri itina ile toplayıp torbalara koyarak Karakozak’a götürdüklerini ve cenaze namazlarının kılınmasının ardından defnettiklerini yazıyordu...
Aslında türbenin taşınmaması, hemen yanıbaşında bulunan Selçuklu ve Memluk dönemlerinden kalma Caber Kalesi’ne nakledilmesi gerekirdi. Zira içerisinde bir cami ile 35 adet kulenin bulunduğu kale bir tepenin üzerinde bulunduğu için su altında kalmamıştı ve kalmayacaktı ama özellikle Dışişleri Bakanlığı, meseleyi uzatmamak için başka bir yere nakil isteğini kabul etti.
Suriyeliler ise Caber Kalesi’nde daha sonra bir çanak çömlek müzesi kurdular ama müze iç savaş sırasında, 2013’te bir güzel yağmalandı!
İKİNCİ YOLCULUK VE BAŞBAKAN’IN TALEBİ
Aradan yine seneler geçti...
2010’lu yıllarda Suriye’de iç savaş çıkmış, zamanla daha da kızışmıştı. Kürtler, IŞİD mensupları ve Suriyeli olan yahut olmayan silâhlı gruplar birbirlerine ateş yağdırıyorlardı...
IŞİD, Süleyman Şah’ın Karakozak’taki mezarının bulunduğu bölgede ilerliyor ve Türkiye’de Süleyman Şah’ın kabrinin sınıra yakın bir yere nakledilmesi gerektiği konuşuluyordu.
Nihayet, 22 Şubat gecesi yapılan “Şah Fırat” isimli operasyon ile türbe sınırımızın 200 metre ilerisindeki Suriye Eşmesi’ne nakledildi. 572 askerimiz karadan M-60 A3 tipi tankların ve havadan da F-16 uçaklarının sağladığı destek ile Suriye’ye girmiş, Süleyman Şah’ın ve son uykularını onunla beraber uyuyanların kemikleri ile türbedeki eşyalar ve oradaki askerlerimiz geriye, sınırımızın 200 metre ilerisindeki Suriye Eşmesi’ne nakledilmiş, boşaltılan türbe de teroristlerin eline geçip Türkiye aleyhinde reklâm vasıtası yapılmaması için patlayıcılarla havaya uçurulmuştu!
Operasyonda bir de şehit vermiştik: Başçavuş Halit Avcı’ı...
Daha önce yazmıştım, şimdi kısaca hatırlatayım:
O günlerde, Habertürk’te, şimdi Millî Savunma Üniversitesi Rektörü olan Prof. Erhan Afyoncu ile beraber Tarihin Arka Odası’nı yapıyorduk. Program gayet iyi izleniyordu, gündem gereği sık sık Süleyman Şah’ın bahsi geçiyor, Erhan ile ben nakle karşı çıkıyor, “Mezarın bulunduğu yer Türk toprağıdır, her hâlükârda bu toprağı korumamız şarttır” diyorduk.
Birgün, Ankara’da önemli pozisyonda bulunan bir bürokrat aradı, âcil bir konuda benimle ve Erhan ile görüşmesi gerektiğini söyledi, randevulaştık ve bir diğer meslekdaşı ile beraber geldiler...
Zamanın başbakanı Ahmet Davutoğlu tarafından gönderildiklerini söyleyip “Süleyman Şah Türbesi’ne tehditler gittikçe arttı. Orada yüz küsur örgüt var. Programınızda türbe konusuna sık sık temas edip nakle karşı çıkıyorsunuz ve kamuoyu söylediklerinizden etkileniyor. Ama terörist gruplar orayı işgal ederlerse ve türbedeki askerlerimizin başına bir iş gelecek olursa zor durumda kalırız. Mecburiyetten dolayı mezarı artık sınırımıza yakın bir yere nakletmek zorundayız. Büyük gizlilik içerisinde bir operasyon yapılacak” deyip asıl mesajı verdiler:
“Nakle karşı çıktığınız takdirde tek bir askerimizin burnu bile kanasa, vicdanî sorumluluk size ait olur. Allah göstermesin, daha fena ihtimallerden bahsetmek bile istemiyoruz. Başbakan bu konuda aleyhte yayın yapmamanızı rica ediyor, bizi de bu ricasını iletmekle görevlendirdi”...
Önümüze konan bu ihtimaller, hele işin içine bir de “vicdanî sorumluluk” girince söz söylememiz ne mümkün? Çâresiz “Peki” dedik!
Ama bugün şartlar, stratejik vaziyet ve daha da önemlisi Suriye’nin çehresi değişti. Ülkenin ekseriyetine hâkim olan Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara geçen hafta SDG militanlarını da dize getirdi, Suriye neredeyse tamamen temizlendi. Daha önce diğer grupların elinde bulunan ve üzerinde Caber Kalesi’nin de yeraldığı bölge şimdi hükümet kuvvetlerinin kontrolünde...
Dolayısıyla, Süleyman Şah’ın yolculuğunun artık son bulması ve kemiklerinin ilk yere, Caber Kalesi’ne ama kalenin dışına ve Tavra Barajı’nın sularının ulaşmadığı bir yere değil, kalenin içine, oradaki Selçukî dönemi minarenin yakınına defnedilmesinin ve TİKA’nın da mezarların üzerine büyük bir türbe inşa etmesinin zamanı gelmiştir.
Türkiye böyle yapmakla hem büyük ve güçlü bir devlet olduğunu göstermiş, hem de Süleyman Şah’a karşı tarihî sorumluluğunu yerine getirmiş olacaktır!
Caber Kalesi bugün baraj gölünün üzerindeki bir tepede aynen duruyor. 1974’te Türk Mezarı’ndan çıkartılan ve Karakozak’a nakledilen kemiklerin bulunduğu tabutlardan biri, definden hemen önce. Solda, Dr. Tayyar Altıkulaç var. Süleyman Şah’ın ikinci türbesi. Türkiye, Süleyman Şah’ın kemiklerini Karakozak’taki bu türbeden 22 Şubat 2015 gecesi almış ve bina IŞİD’in eline geçmesi ihtimaline karşı havaya uçurulmuştu.