Bütün listeler tartışma yaratır, bütün listeler biraz da tartışma yaratsın diye yapılır zaten. New York Times’ın 2000 yılından itibaren ekrana gelen dizileri 100’den bire kadar sıraladığı listesinin de tepesinde “Breaking Bad” var. Ortalama insanın içinde derin anlamlar bulduğu ama aslında sakız gibi uzayan bu dizi, kuşkusuz, eğlenceli ve zamanında hepimiz izledik. Son 26 yılın en iyisi mi, zannetmiyorum.
Bir dizinin “en iyi” olması izleyicinin keyfine bağlı sanılır, ama iyiliği belirleyen bazı kriterler de olmalı: belli bir döneme damga vurması, çığır açması, ezber bozması, aksamaması vs. gibi açılardan da değerlendirilmeli. “Breaking Bad” de orijinal bir fikir gibi gözükse de özü aslında bir başka diziye dayanıyor. Tam da bu yüzden birinciliği hak etmiyor.
“Sopranos” 1999’da başladığı için NYT’nin ilk 100’ünde yer almadı, zaten listenin tartışmalı tarafı da bu. Televizyon tarihinin akışını değiştiren ve “yapılmış en iyi” payesini hak eden asıl dizi “Sopranos” çünkü. Bugüne kadar da hep zirvedeydi.
ANTİ KAHRAMAN ÇAĞI
Daha ilk bölümü mafya babası Tony Soprano’nun bir düşmanını neredeyse ölene kadar dövmesiyle başlıyor. O güne kadar televizyonda hep kötü adam, hem ikinci karakter olarak gösterilen bir mafya babası karakteri ilk kez “Sopranos”la birlikte başrole yükseliyor. Ayrıca şiddet de herhangi bir kınama olmadan, neredeyse pornografik biçimde ekrana yansıyor.
Ancak “Sopranos”un dahice tarafı nereden bakarsanız bakın sevilmesi imkansız bir karakter olan Tony Soprano’nun hikayesinin nereye varacağını izleyiciye sonuna kadar merak ettirmesi. Yaptığı “işin” baskısından dolayı terapiye giden bir mafya babası Tony Soprano. Evde hanımın dırdırını, çocukların dertlerini, “işte” elemanlarının sorunlarını, akrabalarının sıkıntılarını çekmek zorunda. “Baba” aynı zamanda gerçekten de baba. İşin ironik tarafı, yaptığı işi bilmesek aile dostu olarak evimize kabul etmek bile isteriz. Babalık görevinin bir gereği olarak kızıyla okul bakmaya gittiğinde bile iki dakika ortadan kaybolup birisini hunharca boğabiliyor ama.
Sezonlar ilerledikçe Tony’e daha çok alışıyoruz, işin ilginç tarafı o kaçınılmaz sonun yaklaştığını bilmemize rağmen başına bir şey gelmesin istiyoruz. Televizyon tarihinin belki de en unutulmaz final sahnesiyle “Sopranos” bizden o kaçınılmaz sonu esirgiyor üstelik. “Breaking Bad”de Walter White karakteri de “Sopranos”un açtığı yoldan önümüze bir anti kahramanı getiriyor. White hayatımıza girdiğinde anti kahramanlara epey alışmıştık, ailesini geçindirmek için yasa dışı kimyasal üretmesi, bu kimyasalı da piyasadaki muadillerinden daha “temiz” üretme iddiası sempatik bile gelmişti sanki.
Bu iki dizinin etkisi sadece ekrandaki hikaye anlatımına olmadı. Tony Soprano, Walter White gibi karakterlerle olan aşinalığımız bizleri gerçek hayatta da anti kahramanlara alıştırdı. Artık hiç kimse çok da kötü, çok da zararlı gelmiyordu. Hatta en kötü, kınanması gereken karakterlerde bile sempati duyulacak bir taraf buluyorduk. Brezilya’da Bolsonaro, ABD’de Trump, Arjantin’de Milei gibi isimlerle anti-kahramanlara ülkenin anahtarını bile teslim etmekte tereddüt duymadı seçmenler.
2020 seçimleri sırasında Trump seçmenini takip ederken, neresi hatırlamıyorum, ama kararsız eyaletlerin birinde bir seçmen “Kadınlarla ilgili söylediği sözler falan berbat, hiç tasvip etmiyorum, üslubuna da beğenmiyorum,” demişti bana. “Ama yine de ona oy vereceğim çünkü ekonomiyi toparlayacağına inanıyorum.” Seçmen zamanla iyi insanla iyi siyaset yapmanın bir arada olamayacağına, iyi politika yürütmenin (özellikle ekonomi alanında) diğer bütün günahları affettireceğine programlanmıştı. Walter White ve Tony Soprano’nun girdikleri yolda kendi gerekçeleri vardı ne de olsa. İnsan kendini zorlarsa herkese sempati duyabiliyor.
OLMAYAN BİR İDEALE ÖZLEM
İyi insanların iyi siyasetçiler de olabileceğini “Sopranos”la hemen hemen aynı zamanlarda ekrana gelen bir başka dizi gösterdi. Aaron Sorkin’in “West Wing” dizisi de zaman sınırından dolayı NYT listesinde yer almıyor. Ama bugüne kadar yapılan bütün benzer anketlerde “Sopranos”un hemen ardından gelirdi.
“West Wing”in ilham kaynağı iyimser Clinton yıllarıydı. Amerika’nın şahlandığı, işlerin yolunda gittiği belki de son dönem. Dizi dünya siyaseti, ama özellikle Amerika’da politikanın işleyişi adına daha çok köşe yazılarında görülebilecek bir yaklaşımla konuları anlatıyor, çözüm öneriyor, karakterler dizinin ilk dört sezonunu yazan Sorkin’in bu meselelerle ilgili epey liberal görüşlerini dillendiriyordu. Pek çok kişinin ilk temel siyasi eğitimini buradan aldığı bile söylenebilir.
“West Wing”deki bütün karakterler kendi zaaflarına ve zaman zaman yaptıkları hatalara rağmen ülkeleri için kendi kariyerlerini feda etmeye hazır devlet görevlileriydi. Tek motivasyonları ülkelerinin insanlarına hizmetti ve bu uğurda hiçbir şey onları yoldan çıkarmıyordu. Hollywood’da ya da New York’ta bol sıfırlı maaşları bırakıp devlet memuru olmaya karar vermişlerdi. Gecelerine gündüzlerine katarak, özel hayatlarından fedakarlık ederek, tatile çıkmadan, hatta uyku bile uyumadan durmadan çalışıyorlardı. Çünkü onlar için vatana hizmet en kutsal olandı.
Hemen hepsinin elit okullardan birkaç diploması vardı. Sorkin’in kurgu başkanı Bartlett’ınsa Nobel’i. Hepsi kitap cümleleriyle konuşuyor, sık sık alıntı yapıyor, Anayasa ve İncil’i ezbere biliyorlardı.
Dizinin yaptığı en büyük kötülük de buydu belki. Devleti yönetenlerin, en azından Amerikan devletini yönetenlerin, hemen hepsinin böyle parıltılı beyinler olduğu yanılsamasına inandırdı seçmeni. Dizi net bir şekilde taraflıydı, Demokratlara sempati duyduğunu, Demokratların başkalarından birçok bakımdan, ama en çok da ahlaki açıdan üstün olduğunu vurgulayıp durdu. Başkan bazen görevi gereği kendi ahlaki sınırlarını zorlasa da – ülkeleri bombalamak, idam kararlarını bozmamak – kararlarının vicdanı sorumluluğunu hep taşıdı. En unutulmaz sahnelerin birinde oval ofiste diz çöküp mahalledeki rahibinin önünde günah çıkardı.
Dizinin esinlendiği Clinton yönetiminde de pek çok parlak isim vardı ama hiçbiri ahlaki olarak rakiplerinden üstün değildi. Hatta çoğu epey kusurluydu ve başta başkan olmak üzere kusurları yüzünden başları epey belaya girdi, kendi pisliklerini temizlemekle vakit kaybettiler.
İlerleyen yıllarda da “West Wing”le ulaşılması imkansız bir ideale özenen Amerikalılar eldeki malzemeyi görünce hep hayal kırıklığına uğradı. Bir ara New York’ta seçim arifesinde dizinin kadrosuna gönderme yapan “Martin Sheen is my president” yazılı t-shirt’lerle dolaşanlar vardı oysa.
“West Wing” final yaptığından beri hala herkes aynı iki soruyu soruyor: Bir, bu dizi ne zaman yeniden çekilecek? İki, ne zaman dizideki Jed Bartlett (M. Sheen) gibi bir başkanımız olacak?
Bu ideale en yakın siyasetçi Obama’ydı belki ama sekiz yılını fazla ortada durarak, kimseyi ürkütmeden, ama bir yandan da drone’larla dünyayı bombalayarak ve Ortadoğu’yu karıştırarak geçirdi. Üstelik daha göreve gelmeden Nobel aldı. Obama mükemmel kitap cümleleriyle konuşmasına rağmen fazla sağlamcıydı. Görevi bıraktıktan sonra hemen milyarder Richard Branson’ın adasına gitmesi, ülke yangın yeriyken Netflix’le yapımcı olarak anlaşması öncelikleri konusunda da ona güvenen insanları kuşkuya düşürdü.
ELDEKİ MAZLEME BU MU
Geçenlerde Chicago’da Obama adına açılan tartışmalı binayı gezerken düşündüm. Brutalist bir başyapıt olması beklenen ve çevreden belirgin bir şekilde ayrılan bu bina tam da Obama yıllarının özeti gibi: Görünürde meydan okuyan ve yenilikçi olması gereken ama uygulamada son derece ortalama ve sıradan.
Elimizdeki malzemenin en iyisi, örneğin, Obama mı yoksa bütün dünyadaki idealist insanlar olarak hepimiz daha iyisine layık mıyız, daha iyisi var mı, daha iyisini beklemeli miyiz? Siyasetin belki de çözümsüz sorularından biri bu.
Pragmatik düşünürsek elimizdeki malzemenin sınırlı olduğunu kabullenip mevcut siyasetçilerle yola devam etmeye razı olacağız. Ama bu pasif seçenek içinde mutlak bir teslimiyet barındırıyor, insanın kendi kaderini tayin etme kapasitesini bile elinden alıyor.
Ya da özellikle sol-liberal-demokrat siyaseti daha yüksek standartlara tabi tutup onlardan Bartlett gibi olmalarını bekleyeceğiz. Genelde hep liberaller, demokratlar, merkez siyasetçiler kendilerinin sağcılardan daha “iyi” olduklarını vurguluyor ama çoğu zaman yetersiz kalıyorlar ve onları göreve getiren seçmeni hayal kırıklığına uğratıyorlar. Brezilya’da Lula, Almanya’da Merz, Fransa’da Macron, İsrail’de Bennett, Türkiye’de CHP (ve Yeni)…
Eldeki malzeme bu değil oysa. Hepimiz değil ama birçoğumuz kendi alanımızda daha iyi iş yapmak, her gün bir taş üzerine bir taş koymak için biraz daha çalışıyoruz, çalışmaya razıyız. Yazarlar bir öncekinden daha iyi kitaplar yazmaya çalışıyor örneğin, mimarlar eski binalarından öğrendiklerini geliştirerek bir sonraki çizimlerini yapıyorlar vs. Zaman zaman karşımıza fikirleri, konuşması, bilgisiyle bizi etkileyen insanlar da çıkıyor. Azınlıktalar, görünür değiller, sosyal medyada yoklar, siyasete de hiç bulaşmıyorlar. Ama gerçek hayatta da Bartlett ve “West Wing” ekibi gibi iyi eğitimli, idealist insanlar var. Amaç bu insanları kamu görevine ikna etmekte belki de. New York şehri bu açıdan şanslı mesela, Zohran Mamdani gerçek bir umut oldu.
Belki benim de siyaset takip ederken en büyük sıkıntım politikacılarda “West Wing” standartları aramak, onları bu kriterlere tabi tutmak. Bu yüzden Ecz. gibiler beni etkileyemez ama bu vasatlığa razı olmayı da kabullenemem. Bir yerlerde daha iyi diziler ve daha iyi siyasetçiler olduğunu biliyorum.
Not: Benim 2000 yılından sonra ekrana gelen diziler listemin tepesinde büyük ihtimalle “Le Bureau des légendes”olurdu.