Böyle giyinmeyi nereden öğrendiler acaba? Dergi okumadıkları belli; eskiden olsa erkeklere de hitap eden moda dergilerinde gördüklerini kendi kendilerine uyguluyorlar derdim. Biz öyle yapardık en azından. Ama biz artık yaşlandık. O süet ‘penny loafer’ tipi ayakkabılar, keten pantolonlar, keten gömlekler… Sosyal medyada yayılmış olmalı gençler arasında. Ama bu üniforma, evet üniforma, hiç genç değil. Daha çok babalarından öğrenmişler sanki, babalarından oğullarına aktarılmış bir gardırop kültürü. “Zengin görünmek” başlığı altında yer alabilecek bir ‘look’ bu.
Gençlik ne zamandır böyle giyiniyor? Gençlik kendi look’unu kendinin belirlediği, hiçbir norma, standarda uyulmadığı bir dönem olmalıydı. Kıyafet sürüye uymamanın en belirgin dışavurumu olmalı. Lekeli ya da ıslak görünmek. Küpe takmak, saçları boyatmak, parmaklara oje sürmek. Bunların hepsi sonra gelirdi.
Temiz kesimli saçlarıyla, penny loafer ayakkabıları, keten takımlarıyla bu gençlerin bir kısmı gerçekten de mega yatlardan iniyor. Bir kısmı yatlara uzaktan bakıyor ama onlar gibi giyiniyor.
Geçen yaz 18 yaşındaki bir İngiliz gencin Amerikalı bir Yunan’a kabul edildiği üniversiteyi anlatma çabalarına kulak misafiri oldum. Sabah 5:00’te. “Oxford ve Cambridge var, biliyorsun?” diyordu civciv sarısı saçlarıyla İngiliz genç. Muhatabı onaylayarak kafasını sallıyor. Devamı geliyor: “Bir de Durham var, işte Durham’a gideceğim.”
Dünyanın en iyi üniversitelerinden birine başlayacak olması kimseyi etkilemiyor gibi. O sırada kendilerinden çok çok önce moda olan bir Human League şarkısı çalıyor ve eşlik ediyorlar.
*
Dünyanın hiçbir plajına topuklu ayakkabıyla girilmemeli. Gece elbisesi, mücevherler, bütün suratı kaplayan iddialı bir assolist makyajı ve kuaförden yeni çıkmış izlenimi veren saçlarla da. Küçük el çantalarının – birçoğu Chanel – içinde sadece iPhone ve sigara paketleri var. Taşıyana baktığınızda gerçek bile olsa çantalar çakma gibi duruyor.
Ama Scorpios da sadece bir plaj değil. Plaj belki de Scorpios’un en önemsiz kısmı. Gece kulübü, lokantası, barı, hatta butiğiyle bir beton vaha. Orada görünmek bir statü olduğu için de gidenlerin öncelikli amacı bu seyahati belgelemek.
Instagram’da fotoğraf paylaşılmadıysa bir yere gidilmiş sayılmaz. Ama fotoğraf çekmenin de belli kuralları var. Kamerayı ışığa karşı tutarsanız zorlanırsınız. Ama bugün, bu saatte, tam da bu nokta fotoğraf çekmek şart. Güneşin yerini değiştirmek mümkün mü? Scorpios’u yanlış yere mi inşa ettiler yoksa? Adanın arka tarafında olsa, bu öğle yemeği saatinde selfie çekmek çok daha kolay olur.
Kendi giyim markası olan ve vergi nedeniyle Dubai’de yaşayan bir İtalyan “Kesinlikle denizden gitmek gerek,” diyor Scorpios için. “Denizden gidince kuyruk falan beklemek gerekmiyor.” Bazı geceler, tıpkı Bodrum’da Maça Kızı’nda olduğu gibi tender trafiği oluşuyor iskelenin önünde.
Öğle ve akşam yemeğinde oturmak için değişen kotalar var. 100 Euro ya da 150 Euro adam başı gibi. Önce bunu kabul edip etmediğinizi soruyorlar. İtiraz etmenin bir anlamı yok, zaten mönüdeki her şey aşağı yukarı 100 Euro.
Dünyanın en kötü yemeği ama dünyanın en iyi servisi olabilir. Hiç kimsenin Scorpios’a gastronomik bir macera için gittiğini zannetmiyorum. Ama bir öğlen vakti hiç kimsenin eğlendiğini de görmüyorum. Masalarda birbirlerine sıkılarak bakıyorlar ve koca koca kesim et sipariş veriyorlar. Bu sıcakta kırmızı et biraz ağır mı gelir? Yan masaların bir bildiği var herhalde. Hemen herkes koca etlerden sipariş ediyor, servis görevlileri de ayaklarıyla sabit tuttukları tepsilerde masa yanında dilimleyip ikram ediyorlar.
Biz levrek söylüyoruz. “Çiftlik ama en iyisi,” diyor görevli. “Çünkü burası Scorpios.” Markası TOTO da olsa tuvalet tuvalettir gerçi, çiftlik levreğinin iyi olmasına zaten imkan yok. Ama seçeneksizlik arasında şans veriyoruz. Çok ama çok kötü bir levrek geliyor, neredeyse dokunulmadan masada bekliyor. “Yetişemeyiz,” diyor masamıza bakan genç. “Bizdeki hacimle deniz levreği temin edemeyiz.”
*
Scorpios’un en iyi kısmı personel üniformaları. Tekneden indiğimiz anda bizi karşılayan iskele görevlisinin üzerindeki bol gömlek, bol pantolon dikkatimi çekiyor. Butikte satıldığını söylüyor. Plaj görevlileri kemik (veya kırık beyaz), lokantadakiler siyah giyiyor. Pijamayı andıran bir tarafı var.
Caravana birkaç sene önce Tulum’da ünlenerek Mykonos’a yayılmış. Butikten bir siyah bir beyaz alayım dedim, daha sonra fiyat etiketlerini gördüm. Pantolonlar 700 Euro’dan başlıyor. Personel kıyafeti geçen sezonun ürünüymüş. “Made in Turkey” yazıyor etikette.
Dubai’de yaşayan İtalyan modacı “Ben de fiyatına hiç bakmadan alıp kasaya gittiğimde ağzım açık kaldı,” diye anlatıyor. “Bir de şöyle bir sorun var: Mykonos’ta falan giyiliyor da başka bir yerde giydiğinde sırıtıyor bu kıyafetler.”
*
Hayatım boyunca balık seçmesini bilemedim. Gözüne mi bakılır, kuyruğuna mı, seçenler nasıl seçiyor bir türlü çözemedim. Bu sene Mudo’yla karşılaştım bir adada balık üzerine gerekli eğitimi ondan aldım. Mustafa Taviloğlu’nun hayatı denizde geçiyor. Eskiden çiftlik levrekleri boyundan anlaşılırdı ama Mudo çiftliklerde de artık kocaman levrekler yetiştirildiğini söylüyor. “Dikkat et, balığın yanlarında kırmızı izler var,” diyor. “Çiftlikte birbirlerine çarpmaktan iz oluyor.”
Bu yüzden levrek sipariş vermesi en riskli balıklardan. Gittiğimiz bir balıkçı Mudo geldiği için taze balık aramış ama bulamamış, o gün balık ikram etmemiş. Yunanistan’daki bütün balıkçılar Mudo’yu kandıramayacaklarını biliyor.
Mudo’nun lokantalarda balık sipariş verirken bir kriteri daha var. Balığı açık pişiremiyorlarsa ellerindeki malzeme yeteri kadar iyi değil demek.
Scorpios’da 160 Euro’luk çiftlik levreğini Mudo’ya yazıyorum. “Kazık emanettir, yiye yine öğreneceksin,” diyor. Hayat dersini not ediyorum.
Birkaç gün sonra Paros’taki Barbarossa’da gövdelerinde kımızı yara izi olan koca koca levrekleri görüyorum ve hemen “Çiftlik mi?” diyorum. Başkalarına deniz levreği demeye alışmış olan görevli isteksizce itiraf ediyor.
Yunanistan’da da bizde olduğu gibi her esnaf dürüst değil. Sifnos’taki Pelicanos’un mönüsünde açık pişirilmiş günün balığı var. Levrekmiş, tereddüt ederek ısmarlıyorum. “Buraların levreği ne çiftliği,” diyor görevli kadın. O kadar küçük deniz levreği olabilir mi? Fakat şaşırtıcı derece lezzetli. Belki pişirme yönteminden, belki gerçekten daha bebekten denizden tutulduğu için.
Belki de Scorpios’un garsonunun dediği gibi “çiftlik ama en iyisi” diye bir kategori var.
*
Mykonos’un en gözde yeri Scorpios ama en eğlenceli yeri değil. Kadınlar belli ki av için Scorpios’talar ama müşteriler arasında hepsine yetecek kadar yat sahibi orta yaş üstü erkek yok. Hatta ciddi bir erkek-kadın orantısızlığı var.
Super Paradise bir zamanlar salaş olan, son birkaç yılda sınıf atlayan bir beach club. Hepsini gezerken Türkbükü mü Mykonos’a bakarak bozuldu yoksa Mykonos mu Türkübü’nü görünce kendinden uzaklaşmaya başladı diye düşünüyorum. Birbirlerine kötü örnek olan iki arkadaş gibi. İkisi için de “Bir zamanlar…” diye başlayan acıklı cümleler kurmak mümkün.
Kadın erkek orantısızlığı Super Paradise’ta da var. Bu kadar genç erkeğe yetecek kadar kadın yok ortamda. Bir-iki çift tutkulu bir şekilde öpüşüyor ama genellikle kalabalık erkek grupları kendi aralarında eğleniyorlar.
“Burası harika,” diyorum bir arkadaşıma. “O kadar berbat bir yer ki çok eğleniyorum.”
“Seni daha da kötüsüne götüreceğim,” diyor ama Tropicana’nın yolunu tutuyoruz. Şezlongların ön sıra 100 Euro’dan başladığı Mykonos plajlarında Tropicana daha eşitlikçi bir alternatif gibi duruyor. 35 Euro giriş parası alıyorlar akşamüstü partisi için. Ada için makul bir fiyat, üstelik içki dahil.
Hemen herkes uyduruk olduğu belli olan bir beyaz şarabı içiyor. Merak ettim, özellikle baktım. Mönüdeki en ucuz içki o. İlk defa bir beyaz şarabın şişeden ayakta içildiğine tanık oluyorum.
Yine ilk kez milliyetçiliğin bir akşamüstü plaj partisindeki sıradan patlamasına tanıklık ediyorum: Farklı ülkelerden farklı arkadaş grupları bayrak sallayarak eğleniyorlar. Bütün müşterilerin egzotik bir obje olarak baktığı Afrika kökenli MC farklı arkadaş gruplarını dolaşıp onlara slogan attırıyor.
Arjantinli arkadaş grubu en az Arjantin Milli Takımı kadar vahşice eğleniyor. Şampanyalar patlatılıyor, birbirlerinin üzerine sıçratılıyor. Saatler geçtikte farklı ülke bayrakları sallanmaya devam ediyor ama şampanya patlatıp birbirinin üzerine püskürtme hareketi değişmiyor.
Barda tek başıma etrafı izliyorum. Kulübün kendi markası beyaz şarabı sipariş veren bir gencin elinde WhatsApp yazışması dikkatimi çekiyor. Kaç kişi olduğunu bilmiyorum ama kalabalık bir arkadaş grubuyla geldikleri belli ki grup oluşturmuşlar. “Myko 2026” mesajlaşma grubunun adı.
Bu gençlerin birçoğu bütün yıl para biriktiriyor, bir hafta Mykonos’ta deli gibi para harcıyorlar ve yapılması gereken her şeyi yapıyorlar. Bayrak sallıyorlar, şampanya patlatıyorlar, içlerinden biri ortadan kaybolduğunda onu WhatsApp grubundan buluyorlar. Ama en önemlisi anı biriktiriyorlar.
Myko 2026 onların belki de yıllar boyu hatırlayacağı bir tatil. Benim için Myko 2026 benzer replikalarını defalarca gördüğüm bir yaz hafta sonu.
“Bizden daha mı çok eğleniyorlar?” diyorum bir arkadaşıma.
“Kesinlikle,” diye yanıt veriyor.