Ev sahibi olmasına rağmen hiç kimsenin favorisi olmasa gerek, ama Dünya Kupası’nda benim gözüm Amerikan Milli Takımı’nda. Türkiye’nin de gruptaki rakibine genellikle kolay rakip muamelesi yapılıyor. Hatta bir hafta öncesine kadar Türkiye’nin grubun favorisi olduğu yaygın bir kanıydı. Kupa başladıktan sonraysa Türkiye büyük bir hayal kırıklığı, Amerika ise sürpriz olarak değerlendiriliyor.
Sadece benim görüşüm değil, New York Times yazarı Jack Lang de şu ana kadar turnuvanın en etkileyici takımının ABD olduğunu söylüyor. İlk maçta oynadıkları futbolla hafife alınmayacaklarını kanıtladılar.
Bu turnuva belki birçok ülkedense ABD için daha da önemli. Sadece ev sahibi olduklarından dolayı değil; milli takımlarının başarısı ülkede futbolun geleceğini belirleyecek.
EN HAZIRLIKSIZ TAKIM
ABD’de Avrupa futbolunun bir potansiyeli olduğu aslında çok yakın tarihte ciddiye alınmaya başladı. 2022’deki Dünya Kupası’nda İngiltere’yle berabere kaldı ve İran’ı yendi Amerikalılar. Ayrıca turnuvaya katılan ikinci en genç takımdı. Her ne kadar hazırlıksız gibi görünseler, oynadıkları futbol bir Fransa ya da İngiltere gibi zevk vermese de potansiyelleri vardı. Nitekim oyuncular Katar’dan hayal kırıklığıyla ayrılırken önlerindeki dört senede daha iyi hazırlanacaklarına inanıyordu.
Bu dört senede ABD hala bir futbol ülkesi olamadı, takım için de hazırlandı denemez. Kupa’yı ABD’nin (Meksika ve Kanada’yla ortak) düzenleyeceği kesinleştikten sonra ev sahibi takım olarak doğrudan katılma hakkını elde ettiler. Böylece başka takımların kupaya katılabilmek için 18 ay boyunca sürdürdükleri maç maratonunu doğrudan atladılar.
Resmi turnuva olarak bir tek Copa America’da mücadele etti Amerikan millileri. Geri kalan dostluk maçlarında da Avustralya ve Paraguay’ı yenip Türkiye’ye yenildiler. Bu yüzden Türk tarafında ne-de-olsa-ABD’yi-kolay-geçeriz algısı var.
Bu algı grubun ilk maçından sonra yerini tedirginliğe bıraktı gerçi. O ilk maçtan sonra ABD’nin gruptan çıkma ihtimali yüzde 97’ye yükseldi.
OYUNCULAR EN İYİ LİGLERDE
Kağıt üzerinde de Amerikan takımının en azından kariyer olarak Türkiye’ye karşı üstünlüğü var. ABD, evet, bir futbol ülkesi değil ama ABD’de yetişen ve milli formayı giyen oyuncuların pek çoğu dünyanın en önemli takımlarında ve en zorlu liglerinde mücadele ediyor. Bugün takımın iskeletini oluşan oyuncular A.C. Milan, Juventus, Olympique de Marseille, PSV Eindhoven, AS Monaco gibi takımlarda top koşturuyor. Bundesliga’dan Ligue 1’e, Serie A’dan Premier League’de artık Amerikalı futbolcular görmek şaşırtıcı değil.
Çok da uzak olmayan bir zaman önce Galatasaray’da kısa süre top koşturan Amerikalı bir kaleci vardı. İlk günden beri Amerikalı bir kaleci olmasına yönelik kuşkuları kıramadı, performansı da objektif değerlendirilemedi. Bugün “Amerikalı futbolcu” algısı eskisi kadar önyargı taşımıyor.
Amerika’nın başında ilk kez bir milli takım çalıştıran Mauricio Pochettino da Tottenham Hotspur, PSG ve Chelsea’de görev yaptı. Dünya Kupası olmasaydı büyük ihtimalle kariyerinde ABD takımını çalıştırmayı düşüş olarak değerlendirirdi. Ancak Poch biraz da elindeki kadronun ve futbolun ABD’deki potansiyelinin farkında olduğu için bu takımı çalıştırıyor. Kendisi de bu turnuvanın ABD için tarihi önemini biliyor.
İyi bir kadro ve iyi bir teknik adamın nasıl fark yarattığı da ortada. ABD dört sene önce adeta amatör kümede oynuyor gibi görünüyordu sahada, Paraguay karşısında seyir zevki çıtasını yükselttiler.
TOPLUMSAL İLGİ GEÇ BAŞLIYOR
ABD takımının en büyük engeli gençlerin ergenlikte futbola ilgi duymaları. Bu durum futbolun hem bir kültür olarak yerleşmesine engel, aynı zamanda da gençlerin erken yaşta bu spor yönelmesine. Bizim ya da Güney Amerika gibi futbolla yatıp kalkan ülkelerde bu spora ilgi daha beşikten başlıyor. Napoli gibi şehirlerde futbolsuz bir hayat düşünülemez.
Weston McKennie gibi, Galatasaray’a Juventus maçında kök söktüren bir oyuncu, babası orduda görev yaptığı için Almanya’da büyürken öğrendi futbolu. Oysa bizde her an her yere bir kale kurulabilir, pek çok büyük futbolcu ilk tekniklerini duvara top atarak geliştirir. Herkes ama herkes futbol oynar. Bu gibi doğal yönelim henüz ABD’de yok.
Beyzbol, basketbol ve kendi futbolları, Amerikan futbolunun, ana akım spor dalları olduğu ABD’de Avrupa futbolu daha çok bir entelektüel ilgi, bir merak hala. Kadın milli futbol takımı, başka futbol ülkelerinde bu sporun kadınlara kapalı olmasından dolayı, küresel ölçekte bir fenomene dönmüştü; kendi yıldızlarını yarattı. Ama erkek milli takımında hala bir yıldız yok—her ne kadar takımın yıldızı Pulisic geçtiğimiz günlerde turnuvanın en iyi 50 oyuncusu arasında değerlendirilse de.
ABD takımının bu dünya kupasındaki başarısı ülkenin bu alanı da ele geçirmesi ve domine etmesi için bir vesile olacak. ABD’de futbola hep “geleceğin sporu” olarak bakılır ama o gelecek bir türlü gelmez. Gerçi futbol federasyonu 1994’teki Dünya Kupası’ndan sonra kurulan bir ülkeden bahsediyoruz, yine de az zamanda kısa yol kat ettiler. Ama Amerikalı sadece başarıyla, liderlikle, Amerika’nın herhangi bir alandaki üstünlüğüyle motive olur, heyecanlanır. Bu yüzden de milli takımın üzerinde bu sefer çok daha fazla yük var.
AMERİKALILAR GELİYOR
Hiç kimse, ABD’liler de dahil, ABD’nin bu turnuvada finale kadar çıkabileceğini düşünmüyor. Zaten FIFA’ya bağlı 211 ülkeden bugüne kadar sadece 13 ülke finale çıktı, sekizi kazandı. En klişe tabirle hala şiir gibi futbol oynayan İngiltere—Hey Jude!—bile çok uzun zamandır şampiyonluk orucu yaşıyor örneğin. Bu sene de kupayı o malum sekiz ülkeden birinin kaldırması bekleniyor.
Ama önce gruptan çıkmak, ardından da sürpriz yapmak ABD’nin bir ya da iki sonraki kupada çok daha iddialı bir takım olacağını gösterecek. Ciddiye alınan, korkulan, nasılsa yeneriz diye bakılmayan.
Her ne kadar futbola ilgili beşikte başlamasa da ABD’nin bu spordan zannedildiği kadar uzak olduğu da düşünülmemeli. 1994’te ABD’nin ev sahipliğindeki Dünya Kupası izleyici sayısında rekor kırmıştı. ABD’nin bu turnuvadaki ilk maçı da 27.5 milyon izleyici sayısıyla ülke tarihinde en fazla izlenen maç oldu.
Amerikalılar geliyor. Ama Amerika’nın giderek bildiğimiz futbola adapte olması bu oyuna dair sevdiğimiz pek çok şeyi de mahvedebilme potansiyeline sahip. FIFA’nın ABD’ye her alanda nasıl boyun eğdiğinin bu turnuvada pek çok örneği var ama su molaları tamamen Amerikan kapitalizmine hizmet etmek için icat edildi. Oyunun nasıl Amerikanlaştırabileceği de görüldü.
Üzeri kaplı, klimayla soğutulan stadyumlarda bile su molası veriliyor. Çünkü Amerika’daki yayıncı Fox bu süreyi reklam vererek dolduruyor. Ama bir yandan da Amerikan halkının 45 dakika dur durak bilmeyen bir maratonu bir türlü anlayamadığı teyit ediliyor. Pek çok izleyiciyle birlikte sporcunun da şikayet ettiği su molaları sadece birilerine para kazandırmıyor, oyunun heyecanını bölüyor, taktiği değiştiriyor, seyrini bozuyor.
BESİM TİBUK’UN FİKİRLERİ İKTİDARDA
90’lı yıllarda siyasete giren Besim Tibuk’un ses getiren çıkışlarından / vaatlerinden biri futboldan ofsayt kuralını kaldırmaktı. Pek çok söylemi ilerici sola ait olmasına rağmen nedense Amerikan liberali taklidi yapan—ve belki de bu yüzden siyasette ilerleyemeyen—Tibuk’a göre futbolda bol bol gol olmalıydı. Bol gol daha fazla izlenme, dolayısıyla da daha fazla kazanç demekti. Ofsaytla birlikte kalelerin büyütülmesi gerektiğini de hatırlıyorum hayal meyal.
Oysa anlayamadıkları futbolun bu kadar cazip olmasının nedeni gol atmanın çok zor olmasından gelir. Çok basit bir ekonomik formül aslında bu: bir ürüne erişmek ne kadar zorlaşırsa o kadar kıymetlenir. Bazen insanın en çok hatırında sadece tek bir golün atıldığı ama o golün de çok zor atıldığı maçlar kalır.
Avrupa futbolu ABD’nin kontrolüne girmeye başladıkça bu gibi çıkışları daha fazla göreceğimiz kaçınılmaz. Su molaları, hakem kameraları hep ileride olabilecek değişikliklerin habercisi. Bugün VAR sistemi bile futbolun zevkini bir anlamda öldürüyor; “Tanrı’nın Eli”ni görebilir miydik VAR olsaydı? Bugün ABD takımının iyi futbol oynamasının nedeni de bu oyunun çok zor oluşu ve sporcuları doğası gereği hep daha iyisini yapmaya zorlaması.
Amerika bir icatlar ülkesi ama kendi icat edemediğini bir şekilde ele geçirmenin, kendisinin yapmasının yolunu bilen de bir ülke. Dünyanın en parlak beyinlerinin ABD’ye gitmesi boşuna değil, sistem en iyi ve en parlakları yetiştirmek, çekmek, yükseltmek üzerine kurulu. Pek çok alanda dünyanın lideri olan bir ülkenin futbolu da biz üçüncü dünyalılara, favela çocuklarına falan bırakacağını herhalde hiç kimse tahmin etmezdi. Bir gün bu oyunu da alacaklar ve istedikleri gibi dönüştürecekler. Bu kupada ABD takımının tarihi misyonu var.