Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Artık Türkiye’de olan biteni siyaset bilimi kitapları ya da bilindik ezberlerle açıklamak mümkün değil. Aklım bir önceki genel seçimden sonra Türkiye siyasetinin en gizemli figürlerinden birinin söylediği iki cümleye gidiyor. Kim olduğunu söylememek için kendimi zor tutuyorum aslında. Sadece ağırlığını anlatmak için son 30 yıla yön veren birkaç aktörden biri olduğunu belirtmekle yetineyim.

        Muhalif mahallenin kazanacağından emin olduğu bir önceki genel seçimi kaybetmesi üzerine sadece “Devlet varmış,” demişti. Bu küçücük tespitten isteyen istediği anlamı çıkartabilir ama benim anladığım, epey bir süredir benim de tahayyül ettiğim “devlet” kurumlar ve kişileriyle başı sonu belli bir yapı değil, tıpkı Adam Smith’in “görünmez eli” gibi soyut. Piyasaları dengeleyen görünmez el misali zaman zaman bu “devlet” devreye giriyor ve tarihin akışına müdahale ediyor.

        KAOSTAN DÖNDÜK

        Bir önceki genel seçimde muhalefetin kazanmaması Türkiye Cumhuriyeti’nin devamlılığı açısından hayatiydi. CHP’nin eski (veya şimdiki atanmış) lideri etrafında toplanan birbiriyle alakası olmayan altı partinin ne ortak bir mesajı vardı ne de Türkiye’nin problemlerine çözüm olacak somut önerileri.

        Seçimin kazanılması belki Türkiye’de değişim isteyenler için psikolojik rahatlama yaratacaktı, ama bu birkaç haftalık suni mutluluğun ardından kriz kaçınılmaz olacaktı. Bugünden baktığımızda çok ciddi bir uçurumdan döndüğümüz net bir şekilde anlaşılıyor.

        Başta ekonomi olmak üzere ne yapılması gerektiğine dair tek bir program açıklamadılar. Seçimi kazanmaları halinde büyük ihtimalle farklı partilerden farklı ekonomik programları temsil eden Ali Babacan, İlhan Kesici, Bilge Yılmaz ekonomi yönetimini ele geçirmek için birbirlerine girecek, Türkiye biraz da iktidar içi kavgalarla vakit harcayacaktı.

        CHP’liler daha seçimi kazanmadan kamu kuruluşlarını ele geçirmek için hazırlık yapıyordu. Kendi aralarında THY’ye, İletişim Başkanlığı’na, medya gruplarına atama yapıyorlardı. Eski Doğan Grubu’nu kendi aralarında bölüştürüyorlardı, şaka yapmıyorum. Anlatılan bir fıkraya göre seçim gecesi Defne Samyeli ekranda TRT’ye dönüp ana haberi sunacaktı. Küçük ya da büyük, muhalefetin iktidar değişiminden beklentisi Türkiye’ye hizmet değil kendini kalkındırmaktı. Pastadan pay almak için kendi aralarında da kavga etmeleri kaçınılmaz olacaktı.

        2023’teki genel seçimden sonra dünya da alışılmadık bir sürece girdi. Kendi içinde kavga etmesi garanti çok başlı, ama daha da önemlisi tecrübesiz yapı krizlerin ortasındaki Türkiye’yi idare edemeyecekti. Burada bir ihtimalden söz etmiyorum, eldeki uzun yıllardır devlet hizmetinde yer almayan mevcut kadronun dış politikada denge koruyabilme ve yön çizebilme yetisi yoktu. Putin, Trump, Netanyahu, tıpkı geçmişteki zayıf hükümetler döneminde olduğu gibi, altılı masa iktidarını parmağında oynatacaktı.

        ALTERNATİF REÇETE YOK

        Bugün üç ayrı savaşın adeta ortasında kalan Türkiye’nin tepesine bombalar yağmıyor. 30 Mayıs’ta İstanbul’da Kanye West konseri var ve Travis Scott’ı konuk olarak çıkaracağı söyleniyor. Havalimanları tıkır tıkır işliyor, lokantalar dolu. Dahası sanayi durmadı, market rafları boş değil, otomobiller yollarda. Dubai’de olduğu gibi toplu bir kaçış yok; kimsenin Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki gibi hayatı olduğundan daha iyi gösterme gibi bir çabası da yok. Çünkü buna gerek yok.

        Ekonomik sıkıntılar var, fiyatlar yüksek ama savaşlar dünyanın en zengin ekonomisi ABD’yi de vurdu. Türkiye’de kriz üzerine kriz yaşanırken piyasanın çok sert tepki vermemesi bile bir ölçüde dayanıklı olduğumuzu gösteriyor.

        Örnekleri daha da fazla uzatırım, ama demek istediğim şu: Mevcut tabloda aşağı yukarı yapılacaklar belli ve hükümet de bu yapılması gerekenleri yapıyor, hatta özellikle dış politika konusunda çevre ülkelerinden çok daha stratejik davranıyor.

        Türkiye’de seçmen ideolojik değil. Aslında hükümet özgürlük vanaları çok değil biraz açsa, iPhone vergilerini düşürse, biraz daha Atatürk dese, biraz da ekonomi düzelse destek yüzde 50’lerin çok üzerine çıkar.

        Muhalefetin açmazı kendine ait alternatif, daha nitelikli bir formül geliştirememesi. Daha da trajik olan dünyadaki konjonktürü okuyamaması. Ne bir önceki CHP yönetimi ne şimdi kahramanlaştırılan yeni (veya görevden alınan) CHP yönetimi “Sen neyi daha iyi ve farklı yapacaksın?” sorusuna yanıt vermedi.

        Ben söyleyeyim: Belki televizyonda kadın memesi serbest kalır ve Serenay Sarıkaya sorguya çağırılmazdı. Ama bir süre sonra muhafazakar seçmeni ürkütmemek adına kadın memesi kararından vazgeçilir, CHP hükümetinde de gündemi değiştirmek için Serenay Sarıkaya yine sorguya çağırılırdı.

        Muhalefet kadrolarının hiçbir zaman Türkiye’ye dair dönüştürücü bir yol haritası olmadı. Hiçbir zaman Türkiye’ye bir çıkış formülü sunmadılar, daha da acıklısı ders almadılar. Daha evvel Türkiye’ye dayatılan içi boş adayların karşılığı olmadığını, seçmenin gerçekle çakmayı anında ayırt edebildiğini hiçbir zaman anlayamadılar.

        Sanırım güvendikleri kendi seçmenlerinin kolay kandırılabilir olmasıydı.

        Yarın öbür gün Ekrem İmamoğlu’ndan nefretle bahsetmeyeceklerinin garantisi yok mu?

        Üzgünüm, Ekrem İmamoğlu da “gerçek” değil. Bir siyasetçide olması gereken birçok haslete sahip; hitabet, temas, ama en önemlisi kazanabilme yeteneğine. Ama İstanbul’u ikinci kez yönetmeye başladığı andan itibaren zaaflarını çok fazla belli etti. Önceliğinin İstanbul olmadığı, İstanbul’u sadece bir sıçrama tahtası olarak kullanmak istediğini gözümüzün içine soktu. Bunun yolunun kendi medyasını kurmak, gazetecileri gezilere götürmekten geçtiği gibi bir başka döneme ait stratejilerden geçtiğini düşünmesi de göz koyduğu makama hazır olmadığının işaretiydi.

        Bir kere oyuna erken girmesi bile amatörlüktü. Üstelik o da hizmetten önce makamın nimetlerinden faydalanmaya niyeti olduğunu gizlemedi.

        HERKESİN GÖNLÜNDEKİ RAKİP

        Haftalardır bazı muhalif yorumculardan “Erdoğan’ın Ekrem İmamoğlu’ndan sonra Özgür Özel’i de rakibi olarak elediğine” dair analizlere denk geliyorum. CHP’yi yüzde 18-20’lik garantili muhalefet çizgisine çeken “Ecz.” sadece Erdoğan’ın değil dünyanın bütün siyasetçilerinin karşısında görmek isteyeceği bir aday halbuki.

        Bırakın ağır sıklet Erdoğan’ı, ilk kez ringe çıkan birinin bile tek hamlede nakavt edebileceği dayanıklıkta bir rakip o. Bir kere ne konuştuğunu anlamak mümkün değil; bir başlayınca susmuyor, lafı nasıl toparlayacağını bilmiyor. Ses tellerini değiştirdi, gözlüklerini attı, saçına wax sürdü ve kozmetiğin siyasette yeterli olduğunu düşünüyor.

        Turgut Özal dünyanın karizmatik olmaktan en uzak insanıydı belki, ama sunduğu vizyon Türkiye’nin sadece sermaye değil kültürel ve entelektüel elitlerini de etkileyebilmişti. Özel’de ise çok temel bir algı problemi var: “Özgür saçını tara,” sloganını gençlerin ona laf çakması olarak değil, yeni saç modeline gönderme olarak anladı.

        Aslında “Ecz.”in görevi Oscar gibi törenlerde ekranda boş gözükmesin diye yer tutmaktı. Geçici olarak oturtulmuştu koltukta. George Clooney tuvalete gittiği için. Ama birden kendisini George Clooney sanmaya başladı, işin kötüsü ona birden George Clooney muamelesi yapılmaya başlandı. Geçmişte Türk kamuoyunu yanlış yönlendiren kanaat önderleri, köşe yazarları, Bekir Ağırdır’lar ona “CHP tarihinde Bülent Ecevit’ten sonraki en başarılı başkan” demeye başladı.

        Bülent Ecevit gecelerini James Cook Pub’da geçirmiyordu oysa. Gece yarılarını partisinin belediye başkanlarını arka arkaya telefonla arayıp sesli mesaj da bırakmıyordu. Genel Başkan’ın telefonlarına çıkmamaları ayrı bir trajikomedi; Özel’in bir belediye başkanına “Kocanı boşa,” diyebilmesiyse üzerinde durulmayan bir skandal.

        Partisinden arkasına bakmadan kaçanları hainlikle suçlarken bu isimleri kendisinin aday gösterdiğini, hatta bugün partiyi kaybetmesine neden olan davayı açan kişiyi bile tepkilere rağmen oraya yerleştirdiği de yeteri kadar konuşulmuyor. Bir de tabii belediye kaynaklarıyla tahsis edilen makam otomobili meselesi var.

        SIFIR STRATEJİ

        Köşe yazarlarının gazına gelmek tehlikelidir, nitekim onların ipiyle inilen kuyu da buraya kadar. “Ecz.”in genel başkan seçilir seçilmez ilk yaptığı kendisini eleştiren gazetecilerle savaşmak oldu. Zaten hep kendisini gazetecilere beğendirmek istedi ve medya desteğini haddinden fazla önemsedi.

        Son bir yılda koskoca CHP liderinin tüm enerjisini Sözcü TV’ye çıkabilmek için harcadığına tanıklık ettik. Üstelik o programda da o kadar çok konuştu ki, merak edip izleyenler bile uyuyakaldı. Tam bir “rating killer.”

        Yetmedi, bir de partisinin imkanlarını CHP’ye tam biat edecek yeni bir haber kanalı kurmakla uğraşıyorlardı. Gerçekten Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir haber kanalı mı?

        Mutlak butlan kararının çıkacağını bilmeyen yoktu, ama CHP bu senaryoya dair bir strateji geliştirmek, satrançta olduğu gibi birkaç hamle sonrasını hesap etmek yerine böyle boş işlerle ilgileniyordu. Günlerdir yaşanan kaos tesadüf değil, aksine CHP’nin karakteristik özelliği. Hiçbir açıklama, “yargı darbesi” sloganları, “Ama onların da eli kolu bağlı” lafları, şu birkaç gündür tanık olduğumuz taktik eksiliğini temize çekemez.

        Burası Ortadoğu, ona göre tedbir alsalardı. Türkiye’yi yönetmeye talip olan bir parti kendi kendisini bile yönetmekten aciz olduğunu hep beraber gördük. Demek ki yarın öbür gün Putin, Trump ve Netanyahu karşısında da böyle hazırlıksız, fazla rahat, kervanı yolda düzdükleri bir strateji izleyeceklermiş. Bir ara da VW fabrikasına gidip işçileri Ferit Şahenk’ten bayiliği almaya ikna edecekti.

        Muhalif seçmende, anlayabildiğim nedenlerden dolayı, öncelik sadece Erdoğan’ı yenmek. Bu tek boyutlu nefret ve öfke kitleleri körleştiriyor, objektif değerlendirme yapmalarının önüne geçiyor. Galiba o bahsettiğim “devlet” de burada devreye giriyor. Bir anlamda muhalefeti kendinden koruyor.