Türkiye’nin temel trajedilerinden biri muhalefetin uluslararası arenaya her çıktığında ülkeyi nasıl yöneteceğine dair en ufak bir fikri olmadığını bütün dünyaya ilan etmesi. Bunun son örneği “Ecz.” olarak bilinen Özgür Özel imzasıyla Financial Times’da yayımlanan makalesi. Özetle NATO zirvesi öncesinde üye ülkelere Türkiye’yi şikayet ediyor; olabilir. Dünyadaki pek çok muhalif kendi ülkelerinin aile sırlarını kamuoyuna bu gibi op-ed’ler sayesinde duyurur.
Ancak Ecz.’in problemi uluslararası ilişkilerin nasıl yürüdüğünü bilmemesi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da geçen gün Hande Fırat’a benzer bir yorum yaptı. AK Parti değil NATO’nun üyesi, Türkiye Cumhuriyeti devleti. Bu son zirvenin ev sahibi de Türkiye Cumhuriyeti devleti. Fidan ayrıca bütün devletlerin öncelikle haklı olarak kendi çıkarlarını göz ettiğini de açık açık dillendiriyor.
Ecz. ayrıca NATO’nun tarihsel işlevini ve bugünkü rolünü de tam olarak kavrayabilmiş değil. NATO ülkelere demokrasi getirmeyi misyon edinmiş bir sivil toplum kuruluşu değil. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Rusya’ya yönelik tehdidi önlemek adına bir savunma işbirliği olarak Batı’yı birbirine kenetlemeyi amaçladı. Dün de bugün de İspanya ve Portekiz gibi demokrasisi kendi içinde problemli ülkeleri bünyesinde barındırdı. Orbàn’ın Macaristan’ı da en güncel örnek.
Dünyada demokrasiyi yaygınlaştırma misyonunu edinen başka kuruluşlar var, NATO ise bir Açık Toplum değil ve hiç olmadı.
Rus tehdidine karşı bu ittifak bugünlere kadar aşağı yukarı sarsılmadan geldi. Ancak Trump’la birlikte NATO’nun geleceği de tartışılıyor. ABD’nin artık Avrupa’nın güvenliğinin garantörü olmayacağına dair tehditleri başta Fransa olmak üzere kıtada Gaullist politikaların hatırlanmasına vesile oldu: ABD’ye kuşkuyla bakan, güvenliği için kendi güvenliğinden sorumlu, daha bağımsız bir anlayış.
NATO’nun ikinci büyük ordusu olarak Türkiye bu yeni arayışta ayrı bir öneme sahip. Avrupa savunma harcamalarını artırırken yeni ittifaklar kurmak istiyor, Türkiye de hem coğrafi olarak ABD’den daha yakın hem de daha güvenilir bir stratejik ortak olabilir. Bugünlerde aslında bir sonraki 50 yılın rotası çiziliyor.
Peki Türkiye nasıl bir rol oynayacak?
Muhalefet bunu bilmiyor değil, ama kendilerince dünyaya “Onlara değil bize güvenin,” diyor. Batı’yla hükümetin arasına kendince kuşku düşürmek için de Erdoğan’ın yarın öbür gün Moskova ya Beijing’le de yakın ilişki kurabileceğini söylüyor.
Oysa bugün Türkiye’yi NATO’da kritik bir konuma taşıyan tam da Türkiye Cumhuriyeti’nin hem Washington, hem Moskova, hem Beijing’le iletişim kurabilmesi. Bugün dört bir yanımızda savaşlar yaşanırken Türkiye’nin bu çatışmalara dahil olmamasının nedeni devletin tıpkı İkinci Dünya Savaşı sırasında İsmet Paşa’nın yürüttüğü “aktif tarafsızlık” politikasının bir benzerini benimsemesi. Nitekim Trump da konuşmasında bunu vurguladı.
İşin ironik tarafı, İngilizce yazısında Moskova ve Beijing’i bir tehdit olarak göstermeye çalışan Özel yaptığı Türkçe konuşmada Moskova ve Beijing’le daha kuvvetli bir ittifak kurmamız gerektiğini söylüyor. FT yazısını kendisinin yazmadığı ortada da İngilizcesi ya da aboneliği olmadığı için basılı metni de mi okumadı?
Böylesi bir tutarsızlığın gözden kaçacağını zannediyorsa yanılıyor. NATO’un hükümetleri değiştirme gücü, niyeti, amacı yok. Ama olsaydı bile istikrarlı denebilecek bir dış politika izleyen mevcut hükümete karşı bir dediği bir dediğini tutmayan tecrübesiz muhalefetle maceraya atılmayı mı seçerdi? Fidan’ın dediği gibi, uluslararası ilişkilerde her devlet kendi çıkarına bakar. Şu anda NATO’nun çıkarları Türkiye Cumhuriyeti’yle ilişkileri devam ettirmek.
Muhalefet bir karar vermek zorunda. Hem Batı’dan demokrasi bekleyip hem Batı karşıtı olamaz. Hakan Fidan’ın dikkat çektiği ironi de bu. Sorsanız “Ecz.” eski solcu damarında 6. Filo’yu protesto eden ruha sahip çıktığını söyler. Türkiye’ye yönelik şikayetlerini uluslararası sermayenin yayın organı FT’de dillendirmekte bir çelişki görmez. Önce kendi kafalarında net bir fikir oluşmalı, zira en basit konularda böylesi abartılı savrulmalar sadece Batı’yı değil kendi seçmenini bile ikna edemiyor.
Aslında bugün sürdürülen dış politikaya en fazla İmamoğlu ve Özel ekibinin sahip çıkması gerek. Kurucu ideoloji muasır medeniyet seviyesi derken Türkiye’nin yerinin Batı’da olduğuna işaret ediyordu. İsmet Paşa da CHP’nin, sevapları ve günahlarıyla, hep sahip çıktığı bir figür. Rusya ve ABD karşısında her iki tarafı da ürkütmeden yürütülen strateji da onun mirası. İmamoğlu ve onun vekili Ecz.’in de birikimi ve yeterliliği henüz devler ligi için yeterli değil. Değişim umudundaki milyonlarca insan daha iyisini hak ediyor.
Bir CAATSA parantezi
NATO zirvesinin şimdilik en büyük ama aslında beklenen sürprizi Donald Trump’ın Türkiye’ye yönelik CAATSA yaptırımlarının kaldırılacağı açıklaması oldu. 2020’de Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemlerini satın almasının ardından ABD tarafından bu yaptırımlar uygulandı.
ABD’de bir ülkeye yaptırım getirmek kolay, ama kaldırmak zor. Kongre, CAATSA’yı özellikle Başkan’ın yaptırımları tek başına kaldırmasını zorlaştıracak şekilde düzenledi. Ancak Trump yetkisini kullanarak yasada belirlenen koşulların karşılandığını Kongre’ye bildirirse yaptırımlar kaldırılabilir.
Başkan önündeki Kongre engeline rağmen yaptırımların ne kadar sıkı uygulanacağı, ilave CAATSA yaptırımlarının uygulanıp uygulanmayacağı, Türkiye’yle bir çözüm üzerinde müzakere yürütülmesi gibi konularda son derece etkindir.
Türkiye bir süredir S-400 sorununu nasıl çözeceğini düşünüyor. Görünürde Rusya’dan bu savunma sistemi hiç alınmasa böyle bir sorun da kalmayacaktı. Muhalefetin tekrar ettiği ezber bu. Milyarlar harcandı, hem kullanılmıyor hem de ABD’yle ilişkiler bozuldu. Oysa bugünden bakıldığında S-400’lerin alınmasıyla birlikte Rusya’ya kurulan yakın ilişki sayesinde Türkiye rahatlıkla Suriye’ye girebildi, etkin olabildi. Trump açık açık Suriye’yi kimin yöneteceğine Erdoğan’la birlikte karar verdiklerini söylüyor.
Bugün sadece gazete haberlerine bile bakarak Rusya’nın eskisi kadar kuvvetli olmadığını görmek mümkün. Beş sene önceki Rusya değil muhatabımız artık. Daha zayıf, dolayısıyla daha rahat itiraz edilebilecek bir ülke var karşımızda.
Hükümet ve Dışişleri de Rusya’nın zayıflığının farkında, bu fırsat penceresinden faydalanarak S-400 krizini bir şekilde çözmeye çalışıyor. ABD bu savunma sistemlerini kendisine isteyecektir, üçüncü bir ülkeye taşınarak krizin çözülmesi olası. Washington’dan gelen sinyaller bu yönde. Sonuçta yine “aktif tarafsızlık” devreye girecek.
Muhalefet iktidarda olsaydı bundan farklı bir çözüm bulur muydu, bulabilir miydi? Söylemlerine bakılırsa böylesi hayati bir konuda bir çuval inciri berbat ederlerdi.