Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Oray Eğin Nasıl İnanır'ım sana
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Tabii ki onun hakkında da bir dolu dedikodu vardı, kimin hakkında yok ki? Peki bütün bunlara kim inanır? Kadir İnanır. Koca bir erkek nesli için yerleşmiş kalıplar, ezberler yerle bir olur, adeta deprem gibi sarsardı. Ama Karadeniz’in evladı dedikodunun, imanın, hatta şakasının dahi yapılmayacağı, yapılamayacağı biriydi.

        Star’lığın ulaşılmaz olduğu son dönemin ürünüydü o; ömrü boyunca kendisine ciddi bir koruma kalkanı ördü. Son birkaç yıla kadar da bu görünmez duvardan herhangi bir sızıntı olmaması konusunda çok başarılıydı. Hiç kimseyi ama hiç kimseyi yanına yakınlaştırmadığı gibi, kendisiyle ya da yakınında laubali olunmasına asla izin vermedi.

        İşin ironik tarafı, bir Hollywood yıldızı bir kendi fildişi şatosunda da yaşamıyordu. Ben kendimi bildim bileli yeri yurdu belliydi. Onu Arnavutköy’deki Bahar Pastanesi’nde tek başına bir masada otururken elimizle koymuş gibi bulmak mümkündü. Her sabah adeta mesai yapar gibi geliyordu pastaneye, akşamları da genelde Taksim Sanat Evi’nde takılıyordu. Bilsak Beşinci Kat’ta görenler de vardı, Çiçek Bar’ın da müdavimiydi. Son yıllarını Bebek’teki Biz Cafe’de geçirdi.

        Görünürde bu kadar ulaşılabilir olmasına rağmen hiç kimsenin yanına yaklaştığını, onunla sohbet ettiğini ya da sohbet etmeye yeltendiğini bile görmedim. Hiç kimsenin haddine değildi.

        Türkler şöhretlere güvenli bir alan tanıma konusunda saygılı bir millet değil üstelik. Karşısındaki şöhretin de bir mahrem bölgesi olabileceğini yok sayarlar, dahası fotoğraf çektirmeyi, sohbet etmeyi, hatta pat diye masalarına oturmayı kendilerinde hak sayarlar.

        Kadir İnanır’ın en büyük başarısı, oyunculuğundan bile daha başarılı olan, başka hiçbir şöhrette göremediğim bir kararlıkla kendisini bu teklifsiz ilişki biçiminden koruyabilmesiydi. Sevilmek ya da sevilmemek gibi bir derdi yoktu, daha doğrusu karşısındakinin o aşamaya gelmesine izin bile vermezdi. Doğal karizma bu değilse, nedir bilmiyorum.

        O SERT BAKIŞ

        Yıllar içinde o alanı işgal etmeye çalışanlar olmadı değil. Bunlardan biri de bendim. Birinci Levent’te bir çorbacı açılışı mıydı, İzzet Çapa’nın bir mekanı mıydı, öyle bir şeydi, ama birçok Yeşilçam ünlüsüyle birlikte Kadirizm de oradaydı ve rol yaptığını hiç gizlemeden kendisiyle özdeşleşen o gülümsemesiyle—tek bir bakışı ve tek bir gülüşü oldu hep—onlarca magazin kamerasına poz veriyordu.

        En yakın arkadaşımla her gece gezdiğimiz en şımarık yıllarımızdı ve en büyük eğlencemiz hiç tanımadığımız insanlara—çoğunlukla şöhretlere—laf atmak ve tepki almaktı. Bu mikro tacizlerden güzel dostluklar doğdu, hemen hiçbir zaman ters tepmedi temaslarımız.

        Olay şöyle gelişiyor: İki kişi alakasız bir konuda sohbet ediyoruz, o an yakınımızda şöhretli bir isim geçiyorsa birden yüksek sesle adını zikrederek konuya onu dahil ediyoruz.

        Bu taktik bir kere bana karşı da uygulandı: Haber için Ekrem İmamoğlu’nu takip ediyordum, benim onu takip ettiğimi gördü, sohbet ettiği kişiden kafasını bana çevirerek, sanki konunun muhataplarından biri benmişim gibi “Öyle değil mi Oray bey,” dedi.

        Her zaman tutan bu strateji bir tek çorbacı / İzzet Çapa mekanı açılışında ters tepti. Daha “Kadir Bey de buradaymış,”diye lafa girerken bana öyle bir Kadirizm bakışı attı, iki gözünden fırlayan alev topları içimi öylesine deldi ki arkama bakmadan kaçtım. Bugün düşündüğümde belki de bir armağandı bu bakış, ona özgü o sert bakışı bana özel kullanmıştı. Ama o gün, abartmıyorum, biraz korktum.

        Sağı soğu belli olmazmış. Yanımdaki arkadaşım herkese ama herkese laf atılabileceğini sadece Kadir İnanır’la uğraşılmayacağını söyleyerek beni hizaya getirdi. Ne de olsa o da bu konuda tecrübeliydi.

        80’li yıllarda, Türk sineması porno yüzünden ciddi bir kriz yaşarken ve düzgün hiçbir film neredeyse çekilmezken, Kadir İnanır, sanırım, Nişantaşı’nda “mafyayı derin devlete diken terzi” olarak nam salan Canan Yaka’yla aynı evi paylaşıyordu. “İtalyan sinemacılar” adına bu evi ziyaret eden arkadaşım iki kere kapıdan “Bela mısın be adam,” diye kovuldu ama kendi tabiriyle “konjonktürden faydalanarak” bu sahte rol teklifleriyle bir kere İnanır’ı çıplak ayakla, bir kere de üstü çıplak görmeyi başardı. Kısa günün karı, züğürt tesellisi.

        Bu anekdottan alınması gereken tek ders Kadir İnanır’ın şakaya gelmediği. Zaten o hayatı hep çok ciddiye alarak yaşamak istedi, ama bir aşamadan sonra da gerçeklikle kendi kendine yarattığı karakter arasındaki ayrımı tamamen kaybetti.

        BIYIKLI ERKEK

        Kadir İnanır ölümünün ardından doğal olarak ne kadar büyük oyuncu olduğuyla anılıyor. Yanılmıyorsam Türk sinemasının ilk ofis masasında seks sahnesi “Med Cezir Manzaraları”nda ona nasip oldu. Benim favorim Müjdat Gezen’le oynadığı “Uyanık Kardeşler” adlı komediydi ama filmografisinde hep bir anomali olarak durur bu yapım. Sanki gizlemek isteyeceği, Kadirizm bir persona olarak oturduktan sonra hatırlamak istemeyeceği bir film gibi duruyor.

        “Med Cezir Manzaraları” ise tek başına bütün Kadir İnanır rollerinin özeti gibi. Kadir İnanır hemen her filminde olduğu gibi burada da Kadir İnanır rolünde oynuyor. Sert, maço, bıyıklı, dediğim dedik, biraz höt-zöt, ama bir şekilde seksi. Bıyıklı.

        Artık tedavülden kalkmış bir maskülenite onunkisi; erkeğin kadını masanın üzerine yatırdığı ama gerektiğinde iki tokat da attığı ve bu karışımdan, her nedense, hoşlanılan, gurur duyulan, hatta tahrik olunan bir erkeklik onunkisi. Bugün etek giyip oje sürüp bütün güzel kadınları tavlayan yeni kuşak erkeklerden binlerce mil ötede bir tipoloji.

        Gerçi ona da etek giydirmediler değil. Türk sinemasının en en en kötü filmlerinden “Komser Şekspir”de hem bıyıklar gitti, hem de Pamuk Prenses kostümü giydi. Sözde hiciv, üstelik yıllar içinde inşa edilen Kadirizm imajıyla bir tür dalga geçme çabası da… Olmadı be Kadir Ağabey.

        Olmadı, çünkü Kadirizm doğası gereği dalga geçilmeye, hafife alınmaya, mizahı yapılmaya uygun değildi. “Komser Şekspir” özenle korunan bir kutsalı yerle bir etmekle kalmadığı gibi Kadirizm’i de bir daha asla onarılmaz bir boşluğa sürükledi.

        ARNAVUTKÖY’DE BİR MASA

        İnanır, galiba hep boşluğa sürüklenmeye müsaitti. 80’li yıllarda Canan Yaka’yla yaşarken hayali İtalyan sinemacılarla işbirliği yapmayacağını bilecek kadar akıllıydı. 90’lı yıllarda özel televizyonların göz kamaştırıcı parasıyla Kanal D’de haber programı (bıyıksız), bir süre sonra da Flash TV’de ana haber sunmaya başladı (bıyıklı). “Gazetecilik mezunu” olduğu özellikle vurgulanıyordu. Ne bıyıklı ne bıyıksız tutmadı.

        2000’lerde sinemada ve popüler kültürde Kadirizm’e yer yoktu artık. Arnavutköy’deki pastanede kasa kasa oturmalar, hayatı çok fazla ciddiye alma çabaları, beni-haklı olarak-bakışlarına delik deşik etmesi falan, hepsi kendi kendisinin bir karikatürüne dönüştükten, içten içe bu karikatürleşmenin farkında olmasından sonra.

        Uzun yıllar sahil yolundan eve giderken Kadir İnanır’ı o pastanede tek başına otururken gördüm ve aklımdan “Bu kadar kasmaya değer mi?” diye geçirdim. O gün o çorbacıda muhabbet kursak belki yan masaya yerleşir, arada o dondurucu sessizliğini bölerdim. Böyle bir arzusu olduğunu zannetmiyorum gerçi.

        Kadir İnanır tarzı bir kasıntılığa ancak gizleyecek ve kaybedecek çok şeyi olan insanlarda rastlanırdı. Etekten sonra kasma dozunun artması da Kadirizm’in, dolayısıyla da erkekliğin, elden gitme korkusundandı belki. Aslında Kadirizm bir zamanlar parlatılan bu erkeklik gösterisinin bir tür ilkellik olduğunu kavrayamadığı için karikatürleşti. Artık feminizm ana akıma ulaşmıştı, kadınlar daha ön plandaydı. Tokat seksi değildi, bıyıklar kesilmiş sonra yeniden başka nedenlerle bırakılmıştı.

        “Med Cezir Manzaraları” duygusal ve yumuşak Yılmaz Zafer’le sert ama karizmatik Kadir İnanır’ın savaşı üzerine kuruluydu; filmde Kadirizm kazansa, gerçek hayatta Zafer çok erken bu dünyadan ayrılsa da, uzun vadede kadınlar kendilerini Kadir İnanır limanında güvenli hissetmedi.

        Bir tek yenge hariç, tabii.

        ARDINDAN

        Yenge gazetecileri, özellikle “Upper Cihangir” tayfasını, çok seviyordu. Ben de onunla bu küçük yankı odası vesilesiyle tanıştım. Birkaç konuyu çoktan çözmüştü: Arkasına Cihangir’i alırsa, yetenekli yeteneksiz önemli değil, uzun bir süre sırtının yere gelmeyeceğini biliyordu.

        Cihangir cafe’lerinde rol kapmak yerine, o Cumhuriyet’i içeriden fethetmenin yolunun “barış, özgürlük, kardeşlik, halkların eşitliği” gibi laflar olduğunu öğrenmişti. Bugün Kadirizm’in “bir barış elçisi” olarak liberaller tarafından uğurlanmasının nedeni de bu.

        Kadirizm epey bir süre önce yolunu kaybetmişti, yenge ona yeni bir rota çizdi. Ve Kadir İnanır da kendisini hiç alakası olmayan konularda, koca bir kariyeri bile gölgeleyecek şekilde, FETÖ’nün kumpas davalarının yayın organlarında çalışanlar tarafından “şöyle büyüktü, şöyle aydındı, şöyle duyarlıydı” diye uğurlandı. Oysa o hep kendisine verilen rolü oynuyordu. Zaten Canan Yaka’yla aşk yaşadığında herhangi bir ideolojik hassasiyeti ve aidiyeti yoktu.

        Acaba o İtalyan sinemacıların iş birliğini teklif etse ya da çorbacı açılışında beni masaya davet etse hayatı nasıl bir seyirde ilerlerdi? Umarım gittiği yerde denize yakın bir kaldırımda tek başına oturacak bir pastane masası bulur. Ve bu sefer kasmaz.