Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. Visvim mokasenlerin, Riccardo Tisci’nin Givenchy marka rottweiler baskılı t-shirt’lerinin, evde turşu yapmanın, sakal uzatmanın, oduncu gömleklerinin, organik tarımın, ‘sous vide’ pişirme tekniğinin, Brooklyn’e taşınmanın, erkekler için “Entourage” kızlar için “Girls” dizilerinin, hafta sonu Miami seyahatlerinin, hayatın her alanındaki “collab” modasının başlangıcının, CD’lerin yavaş yavaş yok oluşunun, iPod’dan iPhone’a geçişin, Fairfax Caddesi’nin, Paris Moda Haftası’nın sektör içi bir etkinlikten şöhretler balosuna dönüşmesinin, Balmain jean pantolonların, Wall Street’i işgal hareketinin, Kardashian ailesinin, ilk siyah başkanın, seks kasetlerinin, Facebook’ta statü paylaşmanın, Yelp ve Foursquare’in yorumlarının, Hedi Slimane’ın dar kesimlerinin, poké kaselerinin yıllarıydı. Galiba hepimizin son mutlu olduğu dönemlerdi.
Birkaç sene içinde hip-hop kültürü ana akıma tamamen hakim olacak, rock müziğini sollayarak dünyanın en çok dinlenen müzik türü olacaktı. Kanye West böyle bir dönemde, 2000’lerin ortasında ilk albümüyle ortaya çıktı ve dünyanın büyük bir değişimden geçtiği bir dönemde, en az 15 yıl, belki de daha fazla dünyanın zirvesindeydi. İstanbul’daki konserde görüldüğü üzere yeni turnesinde “Akira”dan esinlenen yer kürenin üzerindeki set düzeni sadece bir metafor değil, yakın zamana kadar gerçekten de yerküredeki etkisinin adeta özetiydi.
“Ben bir yaratıcı dâhiyim,” onun belki de en fazla bilinen ve sık sık tekrarlayarak beynimize kanıtladığı cümlesi. Einstein, Walt Disney ve Steve Jobs’la eşit bir seviyede görüyordu kendisini ve haksız mıydı; emin değilim. Dünyanın akışını değiştiren bu dâhiler gibi Kanye’nin de müzik, moda ve gündelik hayata etkisi tartışılmaz. Kanye’nin de en mutlu olduğu yıllardı.
Şöyle bir etkiden bahsediyorum: Kanye şortunun altına uzun tayt giydiğinde ertesi gün Brooklyn’de bütün gençler aynı şekilde spor yapıyordu. Bazı şarkı sözleri alıntılandığında referansı açıklamaya gerek kalmıyordu. En sevdiklerimden biri: “Nobu’ya çıplak ayakla girdi.”
Müzik dünyasında ilk kez rap yıldızlarının sadece otomobiller, kıyafetler ve kadınlar (“cars, clothes and hoes”) dışındaki konular hakkında da müzik yapabileceğini kanıtladı. Toplumun sürekli sert görünme baskısı altında tuttuğu adam duygularını, yenilgilerini, kalp kırıklıklarını, annesini kaybetmenin acısını filtre olmaksızın haykırıyordu. Onun açtığı yoldan Drake’ler geçti sonradan.
Ferzan Özpetek’in “Hamam” filminden sonra sıcak mermerlerin üzerinde sadece yıkanıldığını iddia eden hamamcılar derneklerinin açıklamaları misali çeşitli kurum ve kuruluşları da kendilerini sürekli Kanye’ye laf yetiştirmek zorunda hissediyordu. “Fransız lokantasındayım, croissaint’ımı çabuk getirin,” lafına karşı croissant’ın uzun emek harcayan bir hamur işi olduğu, aceleye getirilemeyeceğini açıklıyordu fırıncılar mesela—espri olarak tabii. Obama bile Kanye’ye kayıtsız kalamıyordu, arkasından “hıyar” manasına gelebilecek “jackass” diye söz ediyordu.
Amerikan Başkanı’nın bile hedefinde olan birinin hayatında geriye yapılacak ne kalır?
Kanye’nin zirvede olduğu ve herkesin, büyük harflerle HERKESİN, albümlerini dinlediği “College Dropout”tan “Yeezus”a uzanan bir dönemin bir benzeri popüler kültürde belki bir Michael Jackson’a, bir Madonna’ya nasip olmuştur. “My Beautiful Dark Twisted Fantasy” yaygın bir görüşe göre başyapıtı, benim şahsi favorim, adından da anlaşılabileceği gibi tamamen şahsi nedenlerden dolayı “808s and Heartbreak” gerçi, ama “MBDTF” başından sonuna kusursuz bir albümdü. Ve eskimedi.
Her çıkışın elbette bir inişi var.
Geçen hafta sonu İstanbul’da sahne alan Kanye’nin artık posası çıkmıştı. Kağıt üzerinde tabii. 90’larda dev stadyum konserlerine kadar Türkiye’ye çaptan düşmüş sanatçılar en popüler olduklarından birkaç sene sonra Çeşme Festivali’ne falan gelirler, son bir fırsat da burada voliyi vurmaya çalışırlardı. Bu konser de fazlasıyla böyle bir eski alışkanlığı andırıyordu.
Doruk noktasında İstanbul’a gelmedi Kanye West, ama bunun nedeni kendi tercihi değildi elbette. Rap’in Türkiye’de yaygınlaşması için sosyal medyanın yayılması, gençlerin kültürü kendi kendilerine keşfetmeleri gerekti. Aslında 2015’te bile Kanye’nin İstanbul’da ne kadar etkili olduğunun işaretleri vardı. Yeezy modeli spor ayakkabıları satışa çıktığında anında satılıyor, gençler almak için tıpkı Amerikan şehirlerinde olduğu gibi geceden kamp kuruyorlardı. Ekonomik açıdan bir anlamı olsa eminim o zaman da İstanbul’da konser verirdi.
Aslında benim de en büyük hayalim doğduğun şehirde hayatta hayranı olduğum iki şarkıcının ikisini de izlemekti. Birini 93’te izleyebilmiştim, diğeri geldiğinde artık hayranı sayılmazdım ama daha da önemlisi bu konserin asla yapılamayacağına inanıyordum. Organizasyona güvenmediğim için değil, gerçi Olimpiyat Stadı’na U2 konserinden sonra bir daha tekrar gitmemeye yeminliydim.
Kanye’nin yeniden bir dünya turnesini çıkarabilecek zihinsel ve fiziksel enerjisi olduğuna inanmıyordu hayranları. Dahası, İngiltere ve Fransa’daki konserler iptal olduktan sonra İstanbul’a gelmek de ekonomik açıdan mantıklı olmayabilirdi. Bu işin tırları var, binlerce kişilik ekibi var. 90’larda o büyük konser dalgasını yaşamamızın nedeni Komünizm’in çökmesi, Bükreş’te konserlerin başlaması, ardından Tel Aviv’in açılmasıydı. Bükreş’e kadar gelen İstanbul’a ve Tel Aviv’e kadar da giderdi.
Kanye geldi. Üstelik Kanye, tanıdığım Kanye, bugüne kadar gördüklerim arasındaki en iyi Kanye’ydi belki de. Onu üç kere sahnede izledim. Dört kere New York ve Los Angeles’te karşıma çıktı. Bir keresinde Nobu Malibu’nun önünde uzaktan fotoğrafını çektiğimde nefretle baktı bana. Bir akşam açtığım kapıdan birden o çıktı, ona kapıyı tuttum.
İlk izlediğim konserinde çok iyi, ikincisinde vasat, son sefer de olağanüstüydü. O olağanüstü olan sadece 35 dakika sürdü, “Konseri bitirmem gerekiyor,” diye defoldu gitti. Yüzlerce dolar vermiş binlerce hayran Queens’de ortada kaldık paramıza iade bile alamadık. Kim Kardashian’ın Paris’te soyulduğu geceymiş meğer; sahnede haber vermişler, o da sorumlu eş gibi davranmış. Artık Kim falan yok hayatında, ben de yıllardır bizi bırakmasına değdi mi diye düşünüyorum.
Kanye West zannetti ki şöhretinin doruk noktasında kendisine sağlanan ayrıcalık, dokunulmazlık sonsuza kadar sürecek. O yüzden sınırlarını zorlamak istedi. Arka planda ağır bir zihinsel çöküş yaşıyordu, bedeni de bir star’ın kilosuz görünmesinin zorunluluğuyla savaşıyordu. Antidepresanlara bağımlıydı, bipolar hastalığı hayatına iyice hakim olmaya başlamıştı. Dünyanın en zor ailesine biteceği başladığı gün belli olan bir evlilikle damat olarak gitmiş ve dört çocuk yapmıştı. Kendince istediği yerde de değildi üstelik. Hepimiz onun dünyanın tepesinde olmasını bekliyorduk ama o mesela ısrarla bir Paris modaevinin başına geçmemesini kabullenemiyordu. Kendisinden çok daha az yeteneği olan, onun sayesinde adını duyuran Virgil bile moda efsanesi oluverirken Kanye birçok yerden kapı dışı edildi.
Kendi içinde yaşadığı bu çöküşler Trump destekçiliği, “Heil Hitler” diye şarkı yapmak, kendisini adeta mesih ilan edip abartılı bir dine dönme hastalığı şeklinde tezahür etti. Belki hiç kimsenin gitmediği bu yasak bölgelerde bile kabul görürdü ama “Life of Pablo” sonrası müziğinin kalitesi de ciddi ölçüde düştü. Bir süre sonra en sadık hayranları bile—ben!—onun albümlerini silmeye başladı.
Sonra Cumartesi günü İstanbul konseri.
İstanbul iyi geldi Kanye’ye. O da İstanbul’a iyi geldi. İyice kurtlarımızı dökmeye ihtiyacımız vardı. Eğlenmeyi unutmuştuk. Bunu biliyor muydu sahiden; onu bağrımıza basacağımızı birileri ona önceden söylemiş miydi, yoksa “çocukların” titremişinden mi etkilenmişti? Tek başına tepede bir an bile durmadan en iyi şarkılarını söylediği o kürenin tepesinde gözü herkesin üzerindeydi, adeta bütün izleyicilerle teker teke ilgileniyordu. Bu gençlerin bir ömür daha böyle bir tecrübe yaşamayacağını biliyor olmalıydı. Yüzde 150’sini verdi İstanbul’a.
O andan beri albümlerini yeniden yükledim.
Ama İstanbul da onu bağrına bastı. Yıllarca sürgünden kaçanlara, başka ülkelerde zulme uğrayanlara kapısını açan o şehir, bütün kusurlarına, hatalarına, had aşımlarına rağmen, başkalarının kovduğu Kanye’yi buyur etti. Anadolu insanının o her zaman ortaya çıkmayan sonunda “Onu da Allah yaratmış,” deyip evinin bir köşesinde yer verdiği hoş görüsü mü, Türk’ün samimi misafirperverliği, önüne bir çorba koyması mı, artık bilmiyorum, ama Kanye biraz da bize unuttuğumuz bizi de hatırlattı. Onun bize ihtiyacı olduğu gibi bizim de ona ihtiyacımız varmış.