Türkiye’nin gayriresmi tarihi 15 Temmuz’dan bu yana yazılamıyor. Çünkü bu alternatif tarihi yazacak tek yetkin kişi, Yalçın Küçük, her ne kadar hayatını yeni kaybetmiş olsa da, aşağı yukarı 15 Temmuz’ın üzerinden biraz süre geçtikten sonra giderek artan bir şekilde zihnen hayatımızdan ayrılmaya başlamıştı. Zihnin gerilemesi aklı çok farklı çalışan ve şeytani zekası mahkeme kayıtlarına geçecek kadar ünlenen bir aydın için en trajik son olmalı. Yalçın Küçük’ü Türkiye ve dünyadaki muadillerinden ayıran hepimizden çok farklı işleyen o beyniydi. Ondan önce zaten onun gibisi yoktu, ondan sonra onun gibisi gelmedi ve gelmeyecek de.
Bir diğer trajedi, gerçi trajedi denilebilir mi emin eğilim, ama, Küçük’ün ölümünden sonra bir tür put muamelesi görmesi. Hayatını putları devirmeye adamış bir aydının ardından ona laf söyletmeyenlerle onu yerin dibine sokmak isteyenlerin didiştiğini görüyorum. Kuşkusuz bu en az 50 yıllık bir hesaplaşma. Aynı zamanda da büyük bir kafa karışıklığı.
Türkiye tarihinde Yalçın Küçük’ü tam olarak konumlandırmanın güç olduğu gibi çoğunluğu onun hedefinde olan enteljiansiya da onu tam olarak nasıl değerlendireceğini bilemez bir halde. Bir kalemde silip atamıyorlar, görmezden gelemiyorlar, ama tam olarak hakkını da veremiyorlar.
Tarihin yönünü değiştiren pek çok kamusal aydın gibi Yalçın Küçük de hasletleri ve kusurları olan biriydi. Niyetim bunları bir teraziye koyup tartmak değil; entelektüel miras bir spor müsabakası gibi elde defterle skor tutularak belirlenmiyor. Önemli olan bir aydının ülkesinin düşünce hayatına yaptığı toplu katkıdır.
Hiçbir şey yapmamış olsa bile söylenmeyeni söyleme cesaretiyle Yalçın Küçük bizim yerli ve milli panteon’umuzda yer almayı çok hak ediyor. Soyadı ve cüssesinin aksine, Yalçın Küçük çok büyüktü.
*
2003’te Ankara’daki evinin kapısını çaldığımda aklımda sadece onunla ses getirecek bir söyleşi yapma fikri vardı. Bendeki de nasıl bir deli cesaretiyse artık, Aydın Doğan’ın “solcu” gazetesinde Yalçın Küçük’ü ağırlayıp içlerinde Aydın Doğan’ın adamları da olan bir dolu isme ona laf ettirmekti planım. Yanlış hatırlamıyorsam ana akım bir gazeteden ilk kez söyleşi teklifi alıyordu, o zamana kadar daha küçük ve solcu dergilerde yayımlanıyordu beyanları.
Radarıma ilk kez 1997 yılında Öküz dergisine verdiği bir söyleşisiyle takıldı. O söyleşi yeni bir kuşağın Yalçın Küçük’ü keşfetmesi için milattı. Okurken kendi kendime “Bu adam nasıl bunları bu kadar rahat söyleyebiliyor,” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Özellikle de Türk solunun kutsal saydığı isimlere çok rahat giydiriyordu: Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Ertuğrul Kürkçü, Eşber Yağmurdereli...
Yalçın Küçük’ten randevu almam kolay olmadı. Haftalar sürdü. Bir ara gazetenin Ankara temsilcisi Murat Yetkin aradı hatta; belli ki Yalçın Küçük benimle konuşmadan önce hakkımda araştırma yapmaya başlamış ve ona beni sormuş.
Yetkin gibi pek çok gazetecinin yolunun bir zamanlar Yalçın Küçük’ten geçtiğini henüz bilmiyordum. Ufuk Güldemir zamanında “Babıali’yi dölledim,” demişti. Yalçın Küçük’ün gazeteci yaptığı “çocukları” bugün hala hayatımızda. Mesela, Barış Terkoğlu.
Benim onunla görüşmem için aracı olan kişiyse hiç tanışmadığım, hiç görmediğim, temsil ettiği siyasi gelenekle uzaktan yakından ilgim olmayan bir isimdi: “Aydın Menderes gibi değerlendirmelerine değer verdiğim birçok insan sizin mülakatlarınızın okunduğunu, dürüst yapıldığını söylediler.”
Burayı not edelim. Şimdiden Yalçın Küçük’ün çevresinden birbiriyle alakası olmayan iki yakın isim ortaya çıktı: Murat Yetkin ve Aydın Menderes. Zaman içinde kapısını çalan isimlerin çeşitliliği sadece benim değil bütün Türkiye’nin kafasını karıştıracaktı. Tıpkı TKP bayrakları eşliğinde, Yakup 2 meyhanesinin çelengiyle birlikte askeri törenle uğurlanması gibi.
*
Çok net hatırlıyorum. Evine gittiğimde Elton John’un “Songs from the West Coast” albümü çalıyordu. Tesadüf müydü? Bilinçli bir tercih miydi? Benimle ilgili yaptığı araştırmalarda edindiği bulguların sonucu bir mesaj mıydı? Sordum üstelik. Evde sürekli müzik dinlediğini, TRT 3’ün açık olduğunu söyledi. Ama sürekli klasik müzik dinlediğini de özellikle vurguladı. O gün Elton John albümü bence özel olarak seçilmişti.
Aramızda geçen ve Yalçın Küçük’ün benimle ilgili her ortamda defalarca anlattığı o diyalog?
“Demek Radikal’de yazıyorsunuz?”
“Evet, hocam.”
“Üzerine siz mi veriyorsunuz, onlar mı?”
“Annem veriyor.”
Hiç düşünmeden verdiğim bu yanıttan—nedense—çok etkilenmiş. Ben profesyonel olarak gazetecilik yaptığım halde annem sayesinde hayatımı geçindirebiliyordum, aklıma da ilk olarak bunu söylemek geldi. Elbette söylediğinde cinsel bir ima olduğunu anlayacak kadar akıllıydım ama, sanırım, asıl etkilendiği bana attığı topu çevirebilmemdi. Yıllar sürecek ve iddinamalere girecek bir dostluğun başlangıcı bu cümle oldu.
*
Geçenlerde, ölümünden önce, tesadüfen eski yazışmalarımıza bakıyordum. Birkaç düzeltme ve eklemeyle birlikte bana söyleşi yayınlanmazsa sorun olmayacağını, alınmayacağını yazmış. “Önemli olan tanışmamız, sohbet etmemizdi,” demiş. 2003’te ana akım bir gazeteden kendisine telefon geldiği gibi anlattıklarının sayfalarda basılacağına da inanmıyordu demek.
Söyleşi yayımlandı. Hatta hiç kimsenin başı ağrımadı. Ama bir süre sonra işten atıldım.
Bu iki olay arasında korelasyon yok aslında ama Yalçın Küçük’e göre var. Benim resmi tarihime göre bir gazete yöneticisinin metresi hakkında yazdığım bir dedikodu yüzünden işimden atılıyorum. Yine ne deli cesareti, bugünkü aklım olsa dengeleri gözetip bile bile yazmazdım herhalde, ama, kim bilir, belki de her şeyin yazılabilir ve herkesin dokunulabilir olduğunu Yalçın Küçük bana öğrettiği için o zaman hiç tereddüt etmedim. Yalçın Küçük’e göre zaten beni fazla yaşatmayacakları belliydi.
Yalçın Küçük’le yaptığım söyleşinin gazete içinde problem olmamasının bir nedeni belki ciddiye alınmamasıydı. Ana akım medya onu ona buna ağzına geleni söyleyen mahallenin delisi gibi çerçeveleyerek evcilleştiriyor, gerçekten tehdit olabilecek sözlerinin etkisi, dolayısıyla kamusal aydın konumu böylece hafifliyordu.
Daha eksik akıllıların şöhret tutkusu dediği aslında Yalçın Küçük’ün bilinçli olarak oynadığı bir roldü. “Rüştü dünyanın en kötü kalecisi,” diye söze girip daha transfer olduğunun dakikasında “İspanya’da oynayamaz,” demesini “Biz bilim yapıyoruz,” diye açıklıyordu. Kitabında “Mehmet Ali Erbil evlenmiş,” haberinin altına “Boşanır,” dipnot düşmesi gibi. Bir ara hakikaten magazine fena halde dalmıştı, ama her dediği bir şekilde haklı çıkıyordu. Rüştü hakikaten de İspanya’da oynayamadı, Mehmet Ali Erbil boşandı.
Nereden biliyordu?
“Ben bütün bunları biliyorum ama nereden bildiğimi bilmiyorum,” defalarca alıntıladığım, benim için en akılda kalıcı cümlesiydi.
Kendisine gösterilen bu ilgiden kuşkusuz fazlasıyla memnundu. Daha sonra Ayşe Arman bile onunla günler süren bir söyleşi yaptı. Zaman zaman karikatürleştiğinin de farkındaydı.
Bir keresinde aklıma takılmış, açıp doğrudan sormuştum, “Hocam sizin bir lafınız vardı tam olarak nasıldı?” diye… “Bizim bazı laflarımız vardır,” demişti. “Biz beş taş oynamıyoruz, bunlardan bir tanesidir.” Bugün Yalçın Küçük’le ilgili parodilerde bile bu beş taş lafının kullanılması sloganın tuttuğu anlamına gelir.
Bir delinin kuyuya taş atması değildi Yalçın Küçük’ün tespitleri. Magazine dalması, ilgi çekici çıkışlarını bilerek yapması onun için daha keskin ve önemli fikirlerini ana akımda geniş kitlelere yaymak için vesileydi. Çocuğa ilacı köftenin içine saklayıp yedirmek gibi. Tezlerin hiçbiri köfte değildi ama.
*
Yalçın Küçük’ün üzerinden hiç çıkmayan iki damga bugün onun entelektüel mirasına bir anlamda hala gölge düşürüyor. Bunlardan biri Abdullah Öcalan’la “dostluğu,” bir diğeri de Sabetaycılık üzerine yaptığı araştırmalar. Küçük’ü bu iki konuya yaklaşımı yaygın bir şekilde kınanırken gerçekten ne yapmak istediği ve ne dediğinin görmezden gelindiği net. Küçük’ü sadece magazine laf eden “deli profesör” gibi gösterip değerini azaltmak gibi bir çabaydı onu bu iki tabuya indirgemek.
Apo ve Sabetayizm onunla tanışır tanışmaz benim de karşıma çıktı.
“Üzerimdeki yelek Apo’nun hediyesi,” dedi bana çay ve Selanik gevreği ikram ederken. Bilinçaltı TRT’de “Anadolu’dan Görünüm” programı ve “bebek katili” manşetleriyle şekillenmiş biri olarak beni ürkütmeye yetti yeleğin menşei. Selanik gevreğiyse… Hmmm… Selanik… Yani Sabetay…
*
Sabetaycılık kısmında ben de işin mizahi tarafındaydım. Soyadına bakarak köken tespit etmek, “Türklerde Mehmet Ali olmaz,” diyerek tez öne sürmek ya da en sevdiğim tespitlerinden biri olan “Türk basınında mutlaka adı Nur veya Nur türevi olan isimler vardır,” dedikçe beni güldürüyordu. Bugün milyonlarca insanın tekrar tekrar izlediği o video’larındaki hal ve tavırları gerçek hayatta da benzerdi. İlgi çekmesini, ilgiyi üstünde tutmasını çok iyi biliyordu. Sadece beden dili, ses tonu ve mimikleriyle değil yazdıklarıyla da.
Gerçekten cetveli üçgen çiziyordu. Ama gerçekten de Türk basınında adı Nur ve Nur türevi olan (Ayşenur, Nuray, Nuri, Nuriye, Nurcan…) birçok isim vardı ve bu isimlerin bazıları Sabetayistler tarafından kurulan Işık Lisesi ya da Şişli Terakki mezunuydu. Hakikaten de dış politika sayfalarında mutlaka Yahudi yazarlar yer alırdı. Kapıcı kızı adı değil de zengin ve, ne bileyim, Robert College’e giden “Elif” varsa mutlaka İbrani kökenli olmalıydı. Küçük’ün bu çıkarımlarına karşı çıkanlardan ikinci üçüncü cümleden sonra “Evet ailemizin bir kökeni Selanik’e dayanıyor ama…” diye bir açıklama mutlaka gelirdi.
Bana daha ilk tanıştığımızda sadece soyadın, sadece okulun, sadece ailenin tespit için geçerli olmadığını, anlatamayacak kadar detaylı ve uzun en az 15 kriteri olduğunu anlatmıştı. Zaman içinde hiç kimse kurduğu teorinin farklı ayaklarına takılmadı, konu “Soyadımdan benim İbrani olduğumu çıkardı,” noktasına indirgendi.
Küçük’ün “bilim yapıyoruz” derken sık sık yanıldığı oluyordu, hatta hatalarını kabul de ediyordu. Doğru, genellikle Hz. Muhammed’le Hz. Ali’nin adının ikisi birden çocuklara verilmez. Ama bir isme özenip, mesela televizyonda görüp, pek üzerinde düşünmeden oğluna Mehmet Ali adını veren aileler yok mudur? Benzer şekilde Türkiye’de soyadları bazen seçilir, bazen rastgele dağıtılır. Soyadı yer ismi olanlar (Duygu Ankara veya Oray Eğin) illa İbrani midir?
Bu konuların tabu olduğunu kendi ailemden de biliyorum, çünkü soyadımız Ermeniceden geliyor ve bu soyadının verildiği Eğin adlı kasaba, daha sonra adı Kemaliye olarak değiştirilse de, demografik olarak çok yoğun bir Ermeni nüfusuna sahip. İlk adımın, hadi herkesin iştahını kabartayım, İbranicede karşılığı var. Ama bilerek verilmiş bir isim değil, gazeteden bulunmuş ve adı “ay”la biten bir kuzenimle kafiye olsun diye rastgele seçilmiş.
Aile büyüklerinden kökenimizin derinlikleri konusunda hiçbir zaman bir teyit alamadığım gibi ayrıntılarıyla konuşmama fırsat bile verilmedi çoğu zaman. Sonra aile fotoğraflarını inceliyorum ve kuşkularım adeta teyit ediliyor.
Ailelerin gerçek kökenlerinin bastırdıklarını çok ünlü bir gazetecinin babaannesi ölürken yaşadıklarından biliyorum. Yalçın Küçük anlatmış olmalı; kadın ölüm döşeğinde aniden Ermenice konuşmaya başlıyor. Hepimizin böyle bir sürü aile sırrı var, özellikle de kökenlerimize dair. Sonuçta Anadolu mozaiği bu.
*
Yalçın Küçük’ün daha önce köktendincilerin ilgi alanı olan Sabetayizm konusuna girmesi zaten tam olarak hiçbir zaman anlaşamadığı sol liberallerle arasını iyice koparttı. Köken araştırmaları kafatasçılıkla, antisemitizmle yorumlandı.
Anladığım kadarıyla Yalçın Küçük’ün asıl derdi Sabetayizm’in bir dönem Türkiye’sinde, en azından o zihnen aramızdan ayrılana kadar, çok etkin bir birbirini kayırma yöntemi olmasıydı. Siyasette kendisine engel olacağını düşündüğü için İpekçi soyadını kullanmayan İsmail Cem’in siyasi hayatının önünü kesmek için bu konulara dalmıştı. Sonra da bir türlü çıkamadı.
Ona göre İbrani kökenli bu aileler birbirlerini kollar, birbirleriyle evlenir, birbirlerini destekler, yeteneksiz de olsa birbirlerini yükseltirdi. Aslında söylediği azınlıkların hayata tutunma biçimiydi. Küçük için milatsa 1967’ydi ve bu tarihten sonra Sabetayistler’in “en az yüzde 70’inin Türkiye’ye sadakatleri sorgulanmalı”ydı.
Bu konuya daha ayrıntılı girmeyeceğim; mayınlı bir tarla olduğumdan değil, ayrıntılarına yeteri kadar hakim olamadığımdan. Ancak olması gerekeni biliyorum: Bir aydın ortaya tez atar, ardından bu konu tartışılır. Yalçın Küçük’ün ortaya attığı Sabetayizm tezi hakkı verilerek değerlendirilmedi. Çok tartışıldı ama ya bir kesim için ticari araca dönüştü ya da başkaları tarafından üzerini kapatıldı. Bana kalırsa iş Küçük’ün asli amacından da saptı, ama o da bu işi kontrol etmek adına hiçbir adım atmadığı gibi yangına körükle gitti. Bazı aydınlar provokasyonu da sever, bundan beslenir. Bazen bu provokasyonun doğurduğu sonuçlar da toplumlar hakkında fikir verebilir, bir aydın için öğretici olabilir.
*
Yalçın Küçük’e kadar “dönmelik” bilinen ama hemen hemen hiç tartışılmayan bir konuydu Türkiye’de. Üniversitenin ilk derslerinin birinde hocam Mete Tunçay’ın “İstanbul’da dönme mezarlığı var,” demesine karşı benim şaşkınlık içindeki tepkimi hatırlıyorum. “Transseksüel değil,” diye susturmuştu. 18 yaşındaydım ama çoğunluğun da dönme dendiğinde başka bir şey algıladığını zannetmiyorum o zamanlar.
Köken araştırmalarının sadece ezoterik bir merak olmadığı, genel kitlelerde de ilgi çektiğini nüfus kayıtları açıklandığında e-devlet’in kilitlenmesinden anlayabiliriz. ABD’de DNA üzerine köken tespit edilmesi milyarlarca dolarlık bir sektöre dönüştü; aile ağaçları genişledi, yeni akrabalık bağları ortaya çıktı, kökenimizdeki yüzdeleri paylaşmak gündelik hayatın bir parçası haline geldi.
Dahası, Yalçın Küçük bu kitapları yazarken bile, bu konuya ciddi anlamda kafa yoran, bir kısmı da Sabetayist olan çok ilginç isimlerle karşılaştım.
Bazen çok alakasız bir şarkıcıyla söyleşi yapıyordum, sırf espri olsun diye isminden kökenine dair bir şeyler söylüyordum ve karşımdaki kişinin konuya fazlasıyla hakim ve ilgili olduğunu görüyordum. Cemil İpekçi bu konularla çok meraklıdır mesela. Küçük’ün konu ettiği birçok Sabetayist ailenin mensubunun da ona bilgi ve belgeyle katkıda bulunduğu, kaynak temin ettiği ve bilgi verdiğini çok iyi biliyorum.
*
Türkiye’nin en büyük holdinglerinden Nurol’un veliahtlarından Sabri Çarmıklı sadık okurlarındandı Küçük’ün. Cenazedeki çelenklerden biri de ona aitti. Londra’dan ona sık sık kolay erişemeyeceği kaynak kitapları yollar, bir tür Hoca’nın Medici’si gibi davranırdı. Zaman zaman pek çok zengin Küçük’ü soluksuz dinlemek için yemeklere çıkartır, Küçük de kendi tabiriyle onlara “konsomasyon” yapardı.
“Oligarşi sevgisi ve övgüsüyle beni kuşatıyordu,” diye anlatıyor 1998’de Öküz’e. “Bir sabahı Vehbi Koç ile geçirdim, bana kendisi anlattı. Türkiye’nin en zenginleri, Ankara’da uçakla beni yemeğe çağırıyorlar, bana hikayelerini anlatıyorlardı. Sakıp Sabancı anılarında tanıştığı ‘ünlüler’ arasında beni de yazıyormuş, ben hatırlamıyorum, öyle kalabalık masa yemeklerinin birisinde olabilir.”
Mor ve Ötesi grubunun üyeleri de Yalçın Küçük’ün albümlerinde ondan alıntı yapacak kadar iyi bir okurlarıydı. 2005’te onunla grubun Ankara’daki konserlerinden sonra buluşmalarını ben organize ettim.
Murat Yetkin, Aydın Menderes, Sabri Çarmıklı, Mor ve Ötesi… Yalçın Küçük’ün etrafındaki isimler giderek daha renkli bir çiçek dürbününe dönüşmüyor mu? Listeye kendi adımı da ekleyeyim çünkü o ilk ziyaretimden sonra, müridi olmasam da, Yalçın Küçük’ü Ankara’ya her gittiğimde ziyaret etmeye, onunla sık sık telefonda konuşmaya başladım.
Biraz daha çeşitlendirmek adına Küçük’ün gelininin babasının AK Parti’nin ilk yeni anayasa taslağını yazan ve bugünkü AK Parti milletvekili Serap Yazıcı’nın eşi Ergun Özbudun olduğunu da ekleyeyim.
Zenginler arasında Yalçın Küçük’ün bir diğer sadık okuruysa Tekin İpek’ti. FETÖ’cü ağabeyi Akın İpek’in aksine Tekin’in örgütün bir üyesi olmadığını, akrabalık bağından dolayı başının yandığını düşünüyordu Küçük.
Bir Pazar öğleden sonra Alkent’teki bahçe davetine birlikte geldiği Yiğit Bulut ise o sıralar MHP’den siyasete girmeyi düşünüyordu ve Yalçın Küçük’ü kendisine rota çizebilecek bir üst akıl olarak görmüş olmalıydı.
Diğer yanında o zamanlar Küçük’ün gönüllü çantacılığını yapan Gürkan Hacır da vardı. Sonradan tıpkı Küçük gibi kırmızı kaşkol takacak ve zengin ve ünlü olmak istediği için Küçük’ün yanından ayrılacaktı. Ama ayrılmadan o zaman da Hacivat’ı olan Barış Yarkadaş ve Gürsel Tekin’i onun evine götürmüştü. Küçük kısa süre sonra Gürsel Tekin için “Tam bir AK Partili,” dediğinde muhalif mahallede eski CHP’liler kahraman muamelesi görüyordu örneğin. Oysa o CHP’yi hemen çözmüş ve deşifre etmişti.
Demek ki çok da gülünecek biri değildi. Zaten çok gülünecek hafife alınacak biri olsa bunca sene hedef olmaz, hapis yatmazdı.
*
Kaya Minik uyduruk bir FETÖ dizisinde FETÖ’cülerin o zamanki hedefi olan Yalçın Küçük’ü hicvetmeye çalıştıkları karakterin adı. Kafasına Yalçın Küçük gibi kalpak giydirip boynuna kırmızı atkı bağladılar ve bir bölümün sonunda onu astılar.
Cemaatçi terör örgütünün yapmaya çalıştığı gerçekten buydu. Ergenekon-Balyoz kumpas davaları sürecinde Kaşif Kozinoğlu’ndan Erhan Göksel’e pek çok şüpheli ölüm yaşandı, hatta ilerleyen yaşına rağmen merdivenleri üçer-beşer çıkan İlhan Selçuk bile hapishaneden çıktıktan sonra yataktan kalkamaz hale geldi.
FETÖ net bir şekilde Yalçın Küçük’ü öldürmek istiyordu. Çoğumuz Yalçın Küçük’ün magazine dair sözlerine takılırken, bu sözlerle eğlenirken, FETÖ’cüler kafasında kalpağı ve kırmızı kaşkolüyle abartılı hareketlerde bulunan, kitapları fırlatan, masaları yumruklayan “delinin” satır aralarında kumpasları ifşa ettiğini biliyordu.
Çoğumuzun, hatta devletin bile, göremediğini Yalçın Küçük çok önceden görmüş ve hedefini Fetullahçılar’a çevirmişti. Kalpak ve kaşkol boşuna seçilmemişti, Kemalizm’i aşmak isteyen Küçük örgütün ülkeyi Kemalizm’den bile geriye götürmeye çalıştığını görmüş, kurucu ideolojiye sahip çıkmak için kalpak takmıştı.
Bugün Can Atalay olayındaki gibi bir Anayasal kriz / çıkış yolunun bile mimarı Yalçın Küçük’tü. CHP’nin tutuklu Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay’ı, MHP’nin de Engin Alan’ı milletvekili yaparak hapisten çıkartabilecekleri formülü ilk kez o dile getirdi.
Yalçın Küçük’e karakter suikastı yapmak için Kaya Minik karakteri gülünç, yetersiz ve etkisizdi. Onun Apo’yla dostluğunu, tıpkı Doğu Perinçek’in ziyareti gibi, sanki büyük bir sır gibi yeniden piyasaya sürüp iki ismi de itibarsızlaştırmaya çalışanlar FETÖ’cülerdi.
İkisinin de Öcalan’la görüşmeleri kamuya açık bilgiydi. Zaten fotoğrafları da kendileri kitaplarında yayımlamışlardı. Maalesef bu propaganda etkili oldu, ayrıntıyı bilmeyenler için hala iki isme de vurma vesilesi oldu Öcalan fotoğrafları.
*
Kabaca özetlemem gerekirse Türk solunu bir dönem Abdullah Öcalan’a yönlendiren, devrim ülkülerini gerçekleştirebilecekleri bir ortak arayışıydı. Bir dönem Kürt partisinin eşcinsel haklarını savunması gibi, küçük topluluklar ortak bir amaca ulaşmak için başka azınlıklarla ittifak yaparak büyürler. Başlarda kendisini sosyalist bir örgüt olarak tanımlayan PKK da Türk solu için bir ortak olabilir miydi?
Yalçın Küçük’ün 90’lı yıllarda, Apo’yla “dostken,” yazdığı kitaplarda bile PKK ve genel olarak Kürt hareketine çok ağır eleştiriler var. Tıpkı Perinçek gibi Yalçın Küçük de bir süre sonra sosyalizmin PKK’yla gelmeyeceğini, PKK’nin sınırlı bir Kürt milliyetçiliğinin tuzağına düştüğünü anlayıp yollarını ayırdılar.
Ancak Yalçın Küçük’ün o zamanlar bile devletin bugünkü açılımına paralel şeyler söylediğini görmek mümkün. Bu entelektüel arayışın sonunda varılan nokta PKK’nın Türkiye’yi bölmesi değil, Türkiye’nin Kürt nüfusunu tanıdıktan sonra PKK’nın silah bırakması, ama en önemlisi de Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüydü.
Küçük’ün çevresindekilere göre Öcalan’ın tutuklandıktan sonra devletle işbirliği yapmasının, bugün PKK’nın kendi kendini feshedip silah bırakma noktasına gelme sürecinin mimarı Yalçın Küçük. Kimileri Öcalan’ın fikri altyapısının da mimarının Yalçın Küçük olduğuna inanıyor. Gerçek bu abartılı iki yorumun ortasında bir yerlerde olmalı. Yalçın Küçük tek başına ayrılıkçı Kürt hareketinin seyrini değiştirmiş olamaz, ama hiçbir etkisi olmadığı da söylenemez.
*
90’lı yıllarda verdiği demeçler yüzünden Yalçın Küçük sürekli gözaltına alınıyor, o zamanlar gözaltında kaybolmak çok yaygın olduğu için ailesi de her seferinde panik yaşıyordu. Küçük’ün okul arkadaşı Hikmet Çetin’in telefonu her gözaltı sonrası çalar, o da Mehmet Ağar’dan hocanın nereye götürüldüğünü öğrenirdi. Hatta sırf bu yüzden Yalçın Küçük’ün oğlu Devrim’in küçük yaşta kendisiyle babasını görüştüren Mehmet Ağar’a sempatisi bile oluşmuştur.
Gözaltları sıklaşmaya başladığında, gözaltına alınmak neredeyse Çiller hükümeti döneminde bir ölüm tehdidine dönüştüğünde Yalçın Küçük de suyunun ısınmaya başladığını gördü. Ona göre Uğur Mumcu, Eşref Bitlis’in öldürülmesi ve Turgut Özal’ın “öldürülmesi” birbiriyle bağlantılıydı ve sıra kendisine geliyordu. Bu yüzden Paris’e kaçtı.
Çeşitli iddialara göre Paris’te ona PKK’lılar baktı, ama Yalçın Küçük bu iddiaları her zaman reddetti. Belki birkaç kere PKK’nın kanalı Med TV’de yorumculuk yaptığı için konuk parası almıştır, ama Paris yılları örgüt parasıyla safa sürerek geçmedi. Bilakis, örgütle Küçük’ün arasının açılmasına neden oldu. Çok ciddi maddi sıkıntılar çekti.
O zamanlar devletin bazı unsurları PKK’yla dolaylı yoldan iletişime geçmek, bir ateşkes zeminini yoklamak istiyor. Öcalan’ın duruşmalarda anlattığına göre Mesut Yılmaz danışmanının ablası Alev Alatlı’yı PKK liderine göndermek istiyor örneğin. (Alatlı bu iddiaları daima yalanladı.) Tayfun Talipoğlu görevli olarak Öcalan’la söyleşi yaptığı iddia edilen bir başka isim. Küçük de Öcalan’a barış zeminini yoklamasını, fırsattan faydalanması için haber gönderiyor.
Yalçın Küçük sürgündeyken büyük aşk yaşadığı Bilgesu Erenus’la bile birlikte Öcalan’ı ziyarete gidecek, ona oyun sahneleyecek kadar yakın. Ama ta 90’ların ortasında bile “Apo’nun devletle anlaşmaya hazır olduğunu” söylüyor Milliyet’in o zamanki Paris temsilcisi Mine G. Saulnier’ye.
Bugün yaşanan süreç aslında çok daha erken başlayıp tamamlanabilirmiş, ama planlar tutmuyor. Ateşkes ilan ediliyor, sonra bozuluyor. Devletin içindeki bir odak ateşkes isterken, başını Mehmet Eymür’ün çektiği bir başka cephe Öcalan’a suikast planlıyor. Öcalan’ın öldürülmesinin Türkiye’de iç savaşa yol açabileceği endişesiyse örgüt liderine bu tehdidi aktaran kişi Yalçın Küçük. Ancak zamanla, Öcalan olmasa da PKK tutulmayan sözlerden Küçük’ü sorumlu tutuyor ve aralarındaki, kitaplarına da yansıyan, mesafe giderek açılıyor.
Küçük’ün hapse gireceğini bile bile Türkiye’ye dönmesi, büyük ihtimalle, PKK’ların çok iyi örgütlendiği Fransa’da can güvenliğinin artık kalmadığına inanmasından.
*
Küçük’ün Hikmet Çetin’den hayatı boyunca istediği tek torpil Öcalan tutuklandıktan sonra kendisinin de Haymana’dan Gebze’ye sevk edilmesi. Öcalan’la görüşmeye giden avukatları önce Gebze’de Yalçın Küçük’ü ziyaret ediyor, ardından Öcalan’a gidiyor. Yalçın Küçük kendisinin bu süreçte önemli bir rol oynadığına inanıyor. Sonradan Rahşan affı çıkıyor zaten ve Yalçın Küçük yavaş yavaş yeniden adını duyurmaya başlıyor.
2003’te Yalçın Küçük’ün Ankara’da bir apartmanın üçüncü kattaki evine gittiğimde kapıda bir başka isim yazıyordu: S. Cenk Duatepe. 2010’da hayatını kaybeden Duatepe’den Milliyet “kriz dönemlerinin diplomatı,” diye bahsediyor: “Öcalan’ın Suriye’den çıkarıldığı dönemde Türkiye’nin Şam Büyükelçisi olarak görev yapmış ve Öcalan’ın Türkiye’ye iadesiyle son bulan süreçte aktif rol oynamıştı.”
Yalçın Küçük’ün araştırma teknikleriyle bu duruma yaklaşırsam: kiralanan bu dairenin ev sahibi asla tesadüf gibi durmuyor.
*
“Yalçın Küçük”ü seviyor musunuz?
Çok yetersiz buluyorum. Ama hiç sevip sevmemeyi düşünmedim. Zaten insanın kendini sevmesi mümkün değil. Bizim türümüz kendini sevmez, biz başka bir türüz. Bizi hiç kimse standart düşünmemeli. Biz çok farklıyız. Yalçın Küçük’ü beğensem bu kadar çok çalışmam. Ben, kendimi, kendime beğendirmek için de bu kadar çok çalışıyorum. Ben Yalçın Küçük’ü sevsem bu kadar yormam. Hiç kimse sevdiğini benim kadar yormaz...