Emin Alper’in Berlin’de Gümüş Ayı ödülü alan filmi “Kurtuluş”u kendi adıma zor şartlarda izledim. 6 Mart’taki vizyon tarihinden önce, ama sabahın köründe ve uykusuz; eski Emek’te olduğu gibi biraz uzun oturunca acıtmaya başlayan koltuklarda, tıklım tıklım bir salonda.
Bir de önyargılarım vardı. Berlinale’de yarışma kapsamında gösterilen diğer Türkçe film “Sarı Zarflar”a kıyasla festival “Kurtuluş”u pek ön plana çıkarmadı. Gala öğleden sonraydı örneğin. Yanılmıyorsam tek bir basın gösterimi vardı, tıklım tıklımdı ama basın toplantısı nispeten boştu. Berlinale seçkisinin geleneksel olarak, herkesin bildiği gibi, genellikle çok iyi filmlerden oluşmadığı da bir başka gerçek.
İki saatin sonunda salondan ayrıldığımda “Kurtuluş”un festivalde gördüğüm en iyi filmlerden biri, belki de en iyisi olduğunu düşünüyordum.
BİR ŞEYLER OLACAK BELLİ
“Kurtuluş” patlamış mısır yiyip yayılarak izlenecek bir film değil, o yüzden belki de bu şartlar tam yerindeydi. İnsanı sürekli koltuğunun ucunda tutmaya mecbur bırakan, tırnak kemirten, sık sık öfke uyandıran bir film. Bu öfke film bittiğinde de dinmiyor. Zira adına rağmen bir kurtuluş reçetesi sunmuyor, adeta çaresizliğin bazı topraklarda kader olduğunu gözümüzün içine sokuyor.
Özünde cehaletin yarattığı şiddet üzerine bir film bu. Orada, çok uzaklarda, kendi ülkemizin pek çoğumuzun bilmediği ve aşina olmadığı güneydoğusundaki bir köyde geçiyor hikaye. Filmi festivalde seyretmenin avantajı altyazıları takip edebilmekti, zira Türkçe de konuşulsa Kürtçe de, diyalogları takip etmek için okumak şarttı. Aslında bu bile kendi ülkemize yer yer nasıl yabancılaşabildiğimizin bir kanıtı olabilir. Orası İstanbul için hala Vahşi Doğu.
“Kurtuluş” aynı zamanda hafıza üzerine de bir film. Türkiye’nin en büyük problemlerinden biri, hepimizin bildiği gibi, hafızasız bir toplum oluşumuz. Gündelik yaşıyoruz, acılarımızı ve sevinçlerimizi çok çabuk unutuyoruz. Başka bir toplumda kuşaklar boyu etkisini kaybetmeyecek, kaybetmemesi gereken travmalar birkaç günde kolaylıkla aşılabiliyor.
En az 44 kişinin köy korucuları tarafından bir nişan töreninde öldürüldüğü Bilge Köyü katliamını eminim pek azımız hatırlıyor. Hatta pek çoğumuz için yabancısı olduğumuz bir konu, bir başka ülkede yaşanmış gibi de hissedilecektir.
Emin Alper bu katliamdan esinlenerek yazmış “Kurtuluş”u. Filmin derdi o gün yaşananları bir Wikipedia sayfası gibi aktarmak değil, insanın nasıl bu kadar kötü olabileceğini, bu katliama giden sürecin nasıl geliştiğini irdelemek.
Filmin ilk sahnesinden itibaren bir şey olacağı belli. Üstelik çok kötü bir şey olacağını anında hissettiriyor. Sonra adım adım buraya nasıl gelindiğini işliyor. “Kurtuluş” o çok çarpıcı finaline varana kadar da kötülüğün küçük bir toplulukta—bu sefer Mardin’in bir köyü—nasıl doğup, yayılıp, kabul gördüğünü irdeliyor.
Sinemasal olarak korku filmi tekniklerine başvuruyor. Biraz yavaş başlayıp izleyeni köyün içine çektikten sonra bir daha bırakmıyor ve tansiyonu giderek yükseltiyor. Ama “Kurtuluş”u gerçek bir korku filmi yapan tekniği değil, irdelediği meselesinin korkutucu olması.
Aslında söylediği çok net: kötülük cehaletten doğar. İster bir topluluğa, ister bir ülkeye, bir kere düşmanlık ve nefret hakim olmaya başladıktan sonra aklıselim unutulur, vicdan rafa kalkar, mantık devre dışı kalır.
İki köy arasındaki düşmanlığı anlattığı filmi de bir mikro kozmos aslında. Hikaye Mardin’de bir köyde geçiyor olabilir, ama günümüzde radikalleşmiş topluluklarda rastlanan pek çok ortak temayı da bu köyde bulmak mümkün: tahammülsüzlük, öteki’ye yönelik korku, bir arada yaşayamama. Avrupa’da aşırı sağın—yeniden—yükseldiği bir dönemde “Kurtuluş” sadece Mardin’de bir köy hikayesi değil.
Böylesi bir nefret ve düşmanlığı körükleyen insanların manevi duygularının sömürülmesi, manipüle edilmeleri. Filmin merkezinde sadece iki topluluk arasındaki çatışma yok, bir de köye hakim olan tarikatın içindeki iktidar mücadelesi var. Burada da iktidarı ele geçirmek için her yöntem mûbah. Koltuk mücadelesinin, ayak oyunlarının, sadece birkaç yüz kişilik cemaati olan bir tarikatta bile yaşanıyor. Güçten gözü döneni kan bağı da durduramıyor. Bir lider bir toplumun nasıl adım adım beynini yıkarsa, bir tarikat şeyhi de kendi küçük cemaatini adım adım kötülüğe doğru yönlendirebiliyor.
Her iktidarın kullandığı bazı silahlar var. “Kurtuluş” da imanın batıl inanca dönüşmesinin, hurafeyle hakikatin, gelenekle fanatizmin karışmasının sonuçlarını irdeliyor.
Çoğunluğun çıkarlarla manipüle edildiği bir toplulukta iyinin yaşama şansı yok. Nitekim ezelden beri gelen düşmanlığı sükunetle, huzurla, tahammülle göğüslemeyi öğütleyen Feyyaz Duman’ın canlandırdığı şeyh kısa sürede indiriliyor. Tıpkı barış ve kardeşlik mesajı veren liderlerin oyun dışına itilip, Netanyahu ve Trump gibi savaştan ve nefretten beslenen politikacıların rağbet gördüğü gerçek dünya gibi.
ASIL ÇARESİZLİĞİMİZ
Berlinale’deki basın gösteriminden sonra “Kurtuluş”un yabancı izleyici tarafından anlaşılamayacağına dair bazı yorumlar duydum. Bize bile yabancı gelebilecek bu hikaye kan davasını, köy hayatını, töreyi, tarikatları bilmeyen bir jüri tarafından nasıl algılanabilirdi?
Ancak hem film eleştirileri hem de Gümüş Ayı ödülü “Kurtuluş”un kendi ezoterik dünyasından çıkıp evrensel bir mesaj verdiğinin de ispatı oldu. Sonuçta cehaletin yarattığı terör dil, din, ırk, millet dinlemiyor. Yönetmenin de basın toplantısında vurguladığı gibi bu hikaye bir başka ülkede, bir başka topluluğun arasında, bir başka kültürde de yaşanabilirdi. Yine en az bu kadar korkutucu olurdu.
Kendi kurtuluşlarını ancak başkalarının yok oluşunda bulan bir güruha karşı mücadele yöntemlerimiz sınırlı, çoğu zaman da etkisiz. Ortak çaresizliğimizse gözü dönmüş bu gibi topluluklara karşı elimizin kolumuzun bağlı oluşu. Katliama bile ilahi anlam yükleyeni, ya da ilahi kılıf bulanı, hangi kanun ya da hangi vicdan engelleyebilir? Bu insanların kafası bizden farklı çalışıyor ve bilmediğimiz bir dilde konuşuyorlar. Tam da bu yüzden kurtuluşumuz yok.