Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Oray Eğin "Sarı Zarflar" son yılların en tehlikeli filmi mi
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Berlin

        Yanında Alman Kültür Bakanı’yla Berlinale Palast’ta filmi “Sarı Zarflar”ı izleyen yönetmen İlker Çatak gece yarısına doğru çıktığı sahnede Oscar’a aday bir yönetmene pek benzemiyordu. Belki üzerinde düşünülmeden seçilen ayakkabıları ve kötü kesim takımıydı sorun. Ya da: bir gurbetçi çocuğu ne kadar Oscar’a aday olursa olsun özünde her zaman bir gurbetçi çocuğudur.

        Gözleri başarıdan kamaşmış, teni parıl parıldı. Beden diliyle ekibine ve izleyicilere teşekkür etmek isteyen bir yönetmendense mikrofonu çok iyi kullanmayı öğrenmiş bir MC’ydi o gece. Ne de olsa Berlin artık onun oyun alanı. Gösterilen bu ilgiyi sonuna kadar hak ediyor.

        “Öğretmenler Odası” filmi Oscar’da Almanya adına yarıştı. Bu rüzgarla birlikte “Sarı Zarflar” da Berlin Film Festivali’nde ortalığı inletiyor. Gala gecesinin biletleri da çıktığı ilk dakikalarda tükendi. Berlinale tek bir güne neredeyse 10 tane basın gösterimi koydu. Film ayakta alkışlandı, oyuncular anons edildiğinde salonda kıyamet koptu. Almanya’nın Kültür Bakanı bile bir Türk yönetmenin filmini izlemek için ayağına geldi. Gerçi film Almanya’da çekildi, Alman devletinin desteklediği Berlinale’de gösteriliyor, ama sonuçta Türkiye hakkında.

        “Benimle çalışan herkes büyük bir risk aldı,” diyor Çatak salonda kopan alkışın ardından. “Risk almak” adeta “Sarı Zarflar”ın de facto kampanya sloganı oldu. Bu filmin Türkiye için “çok tehlikeli” olduğunu söyleyenleri duyuyorum. “Otoriterliğe başkaldırdığını” ekliyorlar. “Türkiye’de kesin yasaklanacağı” ya da “hiç vizyona girmeyeceğini” iddia ediliyor. Hatta “Filmin değindiği temalar o kadar riskli ki bu yüzden Almanya’da çekilmiş,” diyenler bile var.

        Film 22 ülkeye şimdiden satıldı, aralarında Türkiye de var. Demek ki Türkiye’de de vizyona girecek ve her isteyen izleyebilecek, kararını verecek.

        Kulaktan kulağa öyle yayılmış olabilir ama tehlikeli, muhalefetin etrafında kenetleneceği, söylenmeyeni söyleyen, bugünkü siyasi ortama meydan okuyan bir tarafı da yok. Aksine siyasi altyapısını sosyal medyada da aşina olduğumuz klişe sloganlarla oluşturuyor, yapmaya çalıştığı muhalefet de yüzeysel. Gitmek istediği yerlere tam varacakken vazgeçiyor, daha sütün tadına bakmadan yoğurdu üfleyerek yiyor. Ama yine de baştan sona gayet güzel, bir televizyon dizisi ritminde, merak ettirerek, kendinden kopartmadan izlettirmeyi başarıyor.

        BİR BAŞKA FİLMDEN ESİNLENMİŞ

        Devlet Tiyatroları’nda biri oyun yazarı, diğeri başrol oyuncusu olarak görev yapan Ankaralı çiftin işlerine son vermesiyle başlıyor hikaye. Oyun yazarı ve oyuncu çift birebir Noah Baumbach’ın “Marriage Story” filminden kopyalanmış. Çatak esinlendiğini gizlemiyor. Adam Driver ve Scarlett Johansson’ın yerine Tansı Biçer’in yazdığı satırlara Özgü Namal’ın Derya Tufan’ı hayat veriyor onun versiyonunda.

        Anladığım kadarıyla art-house, avant-garde tiyatro metinleri kaleme alıyor Biçer’in canlandırdığı karakter. Aynı zamanda üniversitede de ders veren oyun yazarı karakteri. “Frapan Toprak” oyunu yüzünden de başı belaya giriyor. İçeriği anlatılmıyor ama oyununa “Frapan Toprak” gibi komik bile denemeyecek bir isim veren birinin işsiz kalmasına karşı çıkmak da çok zor görünmüyor.

        Çocuğunu özel okulda okutmak isteyen Özgü Namal karakteri kısa sürede, tıpkı “Marriage Story”deki Scarlett Johansson gibi, televizyon dizisini tercih ediyor. Ne yapacaktı, iktidara yakın diye bir TV kanalından gelen dizi teklifini kabul etmeyecek miydi? Bu filmin içinde meta bir espri olsa gerek. Filmdeki karakteri televizyon dizisinde yer almak için Gezi’ye destek veren sosyal medya paylaşımlarını—menajerinin tavsiyesiyle—siliyor, gerçekten hayatta Star’ın dizisinde oynayan Namal da bu soru ona basın toplantısında sorulduğunda bu rolünü kaybetmemek için “Filmdeki kanal yandaş mı, benim canlandırdığım karakter muhalif mi,” gibi bir yanıt veriyor. “O zaman ben anlamamışım.”

        Aslında bu kaçamak yanıt “Sarı Zarflar”ın tatlı su muhalefetinin de özeti gibi. Zaten gümbür gümbür politik mesajlarla başlayan film kısa sürede vaat ettiği direniş çağrısını unutuyor, siyasi ortam dolayısıyla işsiz kalan çiftin ayakta kalma mücadelesine dönüyor. 80’ler sol sinemasında bu temaya değinen kaç film yapıldı, şu anda sayamam, ama Türk izleyicisi bu duruma yabancı değil. Ama en azından çoğu berbat da olsa 12 Eylül sonrası sol sinemanın hala bir derdi, bir ideali, uğruna mücadele ettiği bir davası vardı.

        “Sarı Zarflar” ise Türkiye’nin siyasi iklimini sadece elverişli bir fırsat olarak kullanıyor. Özünde ayakta kalmak ve ilkeli durmak üzerine bir film. İki ana karakterin bu çıkmazdaki pozisyonları da çok net. Biri ayakta kalmakta diğerinden daha başarılı. Filmin en başarılı mesajlarından biri “davayı satma” tercihinde bulunanı yargılamaması. Ama tam da bu yüzden bir muhalefet manifestosu olduğunu umut edenleri tatmin etmeyecek. Hatta çok etkilendiği “Marriage Story” filmini birebir yeniden çekme sevdasına kendisini o kadar kaptırmış ki politika bu çiftin arasındaki çatışmayı aktarmak için sadece bir araç, bir bahane olarak kullanılmış gibi duruyor.

        90’LAR TÜRKİYESİ HABERLERİ

        Filmin siyasi mesajlarındaki samimiyetsizlik filmin günümüzde geçmesine rağmen radyolarda, televizyonlarda verilen haberlerin adeta 90’ların ilk yarısındaki Güneydoğu’daki çatışma haberlerinden ulaşması. Türkiye’nin Kürt sorunu bitti diyemem ama en az dört-beş yıldır bu tarz çatışma haberleri gelmiyor, dahası PKK bu filmin geçtiği zaman dilimi içinde silah bıraktığını açıkladı. Yakın zamanda Türkiye örgütün Suriye ayağına karşı da büyük bir zafer elde etti.

        “Sarı Zarflar” ise sokaklarında hala “Öcalan’a özgürlük” yürüyüşlerinin yapıldığı Almanya’daki izleyiciye Türkiye’yle ilgili bilinçaltlarındaki yer etmiş bir çatışma manzarası sunuyor. Filmin asıl hedef kitlesi, tıpkı bir Orhan Pamuk romanı gibi, yabancı izleyici olduğu için onları bugünün mevcut siyasi ikilemleri, çatışmasıyla zorlamak istememişler belli ki.

        Ancak tek nedeni bu değil. Bir yandan Boğaziçi ve Tamer Karadağlı göndermeleri yapılıyor, ama fondaki siyasi ortamı 90’ların Güneydoğu’su gibi sunmak 2025 yılında Londra’da geçen bir filme IRA bombalamalarını yerleştirmek gibi anakronistik kalıyor. Hesaplı ve sinsi bir tercih bu. Son derece kontrollü İlker Çatak kendisini ve filmini de koruyor: şimdiki zamana vurgu yapmaktan çekinerek hiç kimseyi ısırmıyor, hedef almıyor ve eleştirisi steril kalıyor.

        Buna rağmen siyaseti kendi içinde de çelişiyor. Örneğin, Kürt bir tiyatrocu çift, Baran ve Rojda adlarını kullanarak, Kadıköy’de küçük de olsa bir tiyatro işletip Kürtçe oyun sergiliyorlar. Zaman zaman haklarında soruşturma açıldığını duyuyoruz ama filmin geçtiği dönem boyunca temsiller tam gaz sürüyor, dahası fuayede şarap ve bira satılıyor. Hangi Türkiye bu? Sanki burası Türkiye değil de Almanya, bu tiyatro da İstanbul’da değil Hamburg’da.

        ANKARA ROLÜNDE BERLİN

        Tam da öyle zaten. İlker Çatak, prodüksiyon kolaylıklarından dolayı, Türkiye’de film çekmesine herhangi bir engel olmamasına rağmen “Sarı Zarflar”ı Almanya’da çekti. Ancak bu lojistik kolaylığı yaratıcı bir fikre de dönüştürmeyi başarmış. Berlin ve Hamburg da Ankara ve İstanbul rolü yapıyor.

        Tiyatro çevrelerinde geçen “Sarı Zarflar”ın belki de en parlak fikri bu şehirleri tıpkı bir tiyatro sahnesi gibi görüp başka bir yer olduğumuzu hayal etmemizi istemesi. Metin güçlüyse boş bir sahnenin bize bir konak, bir bahçe, bir otel odası vs. olduğunu düşündürür. Ancak film bunu da yeteri kadar işlemiyor. TBMM yerine Bundestag, Tunalı yerine Ku’damm kullanılsa nasıl olurdu diye düşündüm, bunu düşünmek de dikkatimi dağıttı.

        Zaten “Sarı Zarflar”ın temel problemi bir sürü kapı açıp hiçbirine bizi sokmaması. Açtığı kapılardan biraz bakınca da tek boyutlu, ezber karakterler beliriyor: İktidarı destekleyen ağabey, işlerini kaybettikten sonra sokak seminerleri yapan (katılım beş kişi, YouTube’da yayınlanıyor) solcu akademisyenler, kahraman avukat, camide iş bağlayan cemaat, solcu ama İslam’a da uzak olmayıp gerektiğinde oruç tutup Cuma’ya giden ana karakterler…

        Bir başka karikatür de Ankara’nın işini kaybeden elit akademisyenlerinin kapının dışına, hatta merdiven basamaklarına bıraktıkları ayakkabılar. Türkiye’de, tamam, eve girmeden ayakkabı çıkartılıyor ama Ankara’daki akademik çevrelerin hiçbirinin kapının dışında, hatta merdiven basamaklarında ayakkabılarını çıkarttıklarını düşünmek çok inandırıcı değil. İlker Çatak herhalde büyürken Almanya’da gördü böylesi sahneleri.

        Bu basit örnek ayrıntı yönetmenin aslında işlediği ülkeye, kendi anavatanına ne kadar yabancı olduğunun da kanıtı. Küçük gibi görünen bu gibi detaylar, filmin bütününde karakterlerin motivasyonlarıyla çelişiyor. Sadece filmin akışını ve bütünlüğünü bozmakla kalmıyor, hikayenin gidişatının da tutarlılığına gölge düşürüyor. Zaten filmin ortalarına doğru politika tamamen unutuluyor, İlker Çatak aslında yapmak istediği filme, “Marriage Story”e geri dönüyor. Uzun bir evlilik çatışması, bir süre sonra ergen kızın büyüme sancılarına yoğunlaşıyor.

        Bütün bu hikayenin kökeninde siyasi iklim var elbette. Ama film açtığı ve bizi içeri sokmadığı o kapılar yüzünden yola nerede başladığımızı da unutturuyor.

        Ama buna rağmen de çok rahat izleniyor, bir televizyon dizisi ritminde tıkır tıkır akıyor, formülün en doğru noktalarına temas ediyor ve hedefini gayet net belli ediyor. Eğer muhalefet mahallesinin kıstası iktidarı rahatsız etmekse, bu film iktidarı rahatsız etmez. Bunu kolaylıkla söyleyebilirim. Filmin asıl amacı böyleymiş gibi davranıp ödül peşinde koşmak. Önemli olan da krizi—siyasi de olsa—fırsata çevirmek değil mi?