Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Türkiye sanki Norveç, Urfa’da da Oxford varmış gibi bir sosyal medya tartışması sürüyor bir süredir. Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’in aynı anda Tanıl Bora’nın “Cereyanlar: Türkiye’de Siyasi İdeolojiler” kitabını okumalarının / okuyor gözükmelerini / okuduklarını söylemelerinin ardından CHP’lilerin Kemalizm’e yakın olanları kıyamet koparıyor. Malum, Bora sol-liberal çiziyi temsil eden İletişim Yayınları çevresinden etkin bir figür. Bu yayınevinin etrafında toplanan aydınların Kemalizm’e ve Atatürk’e mesafeli, yer yer de alaycı yaklaşımını o da benimsiyor. İletişim’in geçmişte FETÖ’ye olan sempatisi, yayınevinin öncülerinden Murat Belge ve Ömer Laçiner’in devletin içine sızan bu kumpasçı yapıyla iftar sofrasında verdiği pozlar hafızasız toplumda bile henüz unutulmadı.

        Halkımız da bu kitapla ilgileniyor olmalı ki Google’da Tanıl Bora aramaları beş kat artmış. Bora ise kendisine ve kitabına yönelik eleştirileri “öğrenme korkusu”na bağlıyor. Bir açıdan haklı olabilir, zira piyasada kolay kolay bulunmayan birkaç tuğla kalınlığındaki kitabına yönelik eleştirilerin bir kısmı fazlasıyla ad hominem; içeriğini okumaya, analiz etmeye fırsat bulmadan sadece yazarına ve yayınevine yönelik yapılan yorumlar. (Şeffaflık adına not: Tanıl Bora’yı tanıyorum ve Birikim’de uzun zaman önce yazılarım yayımlandı.)

        Çıkan tartışmanın asıl görmezden gelinen tarafı hem İmamoğlu’nun hem de Özel’in bu kitabı gerçekten okuduklarının varsayılması. Türk siyasetinde 900+ sayfalık çok yoğun bir siyasi tarih kitabını hatmedecek iki lider var da kimse farkında değil mi?

        İMAMOĞLU’NUN OKUDUĞU KİTAPLAR

        Yıllar önce Deniz Baykal’la bir buluşmamızda Yalçın Doğan merhaba faslının hemen ardından pat diye “Biraz kitap konuşalım,” diye lafa girmişti. “Neler okuyorsunuz?” Özgeçmişi ve aldığı eğitim bugünkü CHP’lilerin kat be kat üzerinde olan Baykal da açık açık “Artık kitap okumuyoruz,” diye gayet pişkin bir yanıt vermişti. “Ama özetleri geliyor.”

        Genelde Türk siyasetinde liderlerin kitap okudukları, okudukları kitaplar üzerine görüş bildirdikleri hep üçüncü şahıslar tarafından yayılır. En entelektüel liderler arasında gösterilen iki siyasetçinin bile kitapla ilişkisi tartışmalıdır. Demirel gece geç saatlere kadar rapor okuyordu; raporları didik didik okuyordu ama roman okumaya fırsat bulmadığını kendisini söylemişti örneğin. Özal ise teknolojiye meraklıydı ve sabaha kadar bilgisayar başında otururdu. Zaten söylemlerinde kitaplara atıf olmadığı gibi kitap cümleleriyle konuştuklarına rastlamak mümkün değildir.

        Ekrem İmamoğlu’na kitap konusunu ilk seçildiğinde özellikle sormuştum. Eskinin ANAP’lı prototipinde, tipik bir merkez sağ siyasetçi portresi çiziyordu. Ağzı laf yapıyordu ama entelektüel derinliği hemen hemen hiç yoktu. Ağzı laf yapmanın Türk siyasetinde insanı getirebileceği yerleri küçümsemiyorum ama her sene okuduğu kitaplar listesini yayımlayan bir Obama olmadığı belliydi. Zaten Obama bu açıdan türünün ilk ve son örneği. İmamoğlu benim “Issız adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç kitap,” klişe anket soruma verilebilecek en ezber yanıtı vermişti: Nazım Hikmet, Ahmet Ümit ve bir gazeteci.

        Nazım Hikmet bu gibi anketlerde verilebilecek en doğru yanıttır, kişinin hayatı boyunca tek bir kitabının kapağını dahi açmamasına gerek yok: “bir ağaç gibi tek ve hür…” Ahmet Ümit’in Beylikdüzü Belediyesi kapsamında katıldığı etkinlik sayısını sayamadığım kadar çok, oradan bir aşinalığı var. Üçüncü isimse İmamoğlu’nun danışmanı üzerinden ilişki kurduğu bir gazeteci.

        CHP’nin eski lideri “İnce Memed” mi demişti en son okuduğu kitaba? İmamoğlu da en son içeride “Kur’an-ı Kerim’de adalet üzerine bölümleri okuyorum,” dememiş miydi? Bir an bile siyasi propaganda yapmadan duramıyor. Birisi de zalim, ama çok da haksız olmayan bir karşılık vermişti: “Onun yerine üniversiteye hazırlık kitabı oku.”

        ANLAMASI ZOR BİR DİL

        “Cereyanlar” tam 920 küsur sayfa, her sayfasına bir TL alınarak fiyatlandırılmış, çok yoğun bir metin. Cereyan “akım” anlamında kullanılıyor. Sosyal bilimler dalında biraz yazar-çizerlik, tercihen bir üniversite diploması şart kitabın içine girebilmek için. Tanıl Bora bazı referansları herkesin bildiğini varsayıyor, bazen kapamadığı parantezler açıyor, çoğu zaman da konuyu dağıtma pahasına alıntıları uzatıyor. Kitap nasıl bu kadar kalın olur yoksa?

        Baştan sona okunup, bir başlandığında devamı gelecek, sayfaları çevirtecek bir metin değil. Zaten böyle bir iddiası da yok. Fikri Tanıl Bora’nın verdiği siyaset bilimi dersinden çıkma, referans kitabı olması iddiasında bir kaynak. Hiçbir akademik unvanı olmamasına rağmen üniversitede ders verip abartılı derecede akademik olmaya özenen bir dille yazılmış üstelik. Gerektiğinden daha fazla ünlem, çift ve tek tırnak kullanımı, akademik metinlerde kaçınılması gereken ‘name dropping’ ve çok daha anlaşılır ve yalını varken özellikle entelektüel gözükmek için seçildiği belli süslü kelimeler var.

        “Modernizmin evrenselciliği ile milliyetçi biriciklik ve kendine özgücülük arasındaki içkin (yine evrensel mahiyetteki!) yüksek geriliminde…” belki de en erişilebilir cümle. Alman eğitimi alan Bora’nın “enterkonnekte şebeke” ifadesini kullandığını görünce yüksek sesle “Was ist das­?” dedim. “Anti-hümanist şiddet tapıncı” veya “tabasbusa varan uluma” örnekleri de “toplumsal şûmulûnden ziyade jeostratejik bir ‘olay’ olarak” görülebilir herhalde. “Eninde sonunda” ifadesine ve Hıristiyan sözcüğünün iki farklı şekilde, ı ve ı’sız, yazıldığına da rastladım.

        Aslında akademide de süregelen bir tartışma metinlerin daha anlaşılabilir, erişilebilir olması gerekliliği. Belli bir çevreye hitap eden, aynı dili konuşan insanlar tarafından tüketilen metinlerin akademik dilde yazılması da yazarın tercihi. Sonuçta “Cereyanlar” bir gazete makalesi değil, bir ‘bestseller’ olma iddiasında hiç değil. (Çoktandır bakmadım ama İletişim bir ara kitaplarının her baskını 500 adet yapıyordu.) Peki ne? Kitabın en büyük problemi—içeriğinden bağımsız olarak—fazlasıyla akademik kaynak olmaya özenmesi ama bunu çoğu zaman becerememesi. Kaynakça herhangi bir akademik standarda (APA, Chicago, Harvard) uymadığı gibi metnin tamamını nitelikli bir jüriden—kitabı okuyup müthiş olmuş diye yorum yapan eş-dosttan değil—olur alabileceğini düşünmek zor.

        ATATÜRK FAŞİST VE DİNSİZ Mİ

        Tanıl Bora çok fazla varsayım yapıyor. Örneğin Şerif Mardin’den alıntı yaparken “rahatsızlık duyuyor olmalıydı” diye yazıyor. Oysa Mardin’in kendini ifade etme sorunu olduğunu zannetmiyorum, rahatsızlık duyuyor olsaydı rahatsızlık duyuyor olduğunu kendisi yazardı herhalde.

        Kitabın en çok tepki çeken—çünkü Türkiye’nin en büyük tabusu—“Kemalizm” bölümlerinde aynı varsayımcılık Atatürk için geçerli. Mussolini için “İyi bir bayındırlık bakanıdır,” diyen Mustafa Kemal’in usta küçümseyiciliğini “iktisadi yönden bir takdir yok mudur bu nüktede” diye yorumluyor örneğin. Zaten “Cereyanlar” sık sık Mustafa Kemal’i olmadığı bir şeymiş gibi göstermekle meşgul. Ancak birkaç sayfa sonra bu tezler kendi kendine yalanlanıyor.

        Mustafa Kemal’in şu cümlelerindeki mesajı net değil mi: “Elhamdülillah hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız, artık bizim dinin icabatını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile, bize dinimizin esasatını anlatmağa kafidirler.”

        Tanıl Bora bu cümlenin hedefini ve anlamını kendi bakış açısına göre fazlaca esneterek dönemin aydın kuşağının, ve tabii ki Mustafa Kemal’in, deizm yönelimi olduğunun itirafı gibi sunuyor. Oysa cümle çok net bir şekilde laik reformların başlangıcına işaret ediyor. Zaten bir sonraki alıntı da Bora’nın iddia ettiği gibi M. Kemal’in “dinsel referanslardan kopuşunun ilanı” değil aksine dini “şeyhler, dervişler, müridler, mensuplar”dan kurtarma girişimi.

        Tanıl Bora’nın bir başka çabası da Cumhuriyet’in kurucusu kadrosunda faşist eğilimler olduğunu kanıtlama girişimi. Bu kadroların içinde faşist eğilimleri olduğuna şüphe yok, faşizmi yücelten gazete yazılarından, demeçlerden bolca örnek var “Cereyanlar”da. Ancak bunun Türkiye’ye özgü bir tartışma olmadığı, faşizmin Avrupa’da da yükselip destek bulan ve buradan Türkiye’ye yansıyan bir entelektüel tartışma, bir arayış olduğunu da bizzat kitap kendisi anlatıyor. Öte yandan “faşizm ‘ilginç’ hatta bazılarına basbayağı sempatik görünmekle birlikte, ‘milli şefler’ orada bir tekinsizlik, bir ‘aşırılık’ da seziyordu.” Kimliği henüz oturmamış, daha yeni kurulmuş, gideceği yön üzerinde mutabık kalınmamış, hala fikir tartışmaları yapılan bir devlette faşizm yanlılarının olması doğrudan devletin başkanını bağlamayabiliyor.

        Tarihi bugünden yargılama, “presentism,” bir İletişim Yayınları hastalığı ve Tanıl Bora da kendisini bundan muaf tutmamış. Ama yine de “Cereyanlar”ın değeri literatür taraması olarak yararlanıldığında anlaşılır, daha detaylı araştırma veya okuma yapmak isteyenlere bir kaynak olabilir.

        BU KİTABI KİM ÖNERDİ

        Kitabın en büyük gizemiyse hala çözülemedi. Bu kitap nasıl Silivri’ye ve CHP Genel Başkanı’nın başucuna kadar gitti? İkisinin de kitapçı gezmediğini, yeni çıkan yayımları ya da klasik referans kitaplarını takip etmedikleri ortada. Özgür Özel boş vakti olsa King oynamak istediğini açık açık söylemiş biri. Dahası, iktidar tarafından biri söylemiş olsa yıllarca döndürülerek sosyal medyada alay malzemesi yapılacak bir büyük gafı da algı kapasitesi konusunda ciddi soru işaretleri barındırıyor: İstanbul belediyesi önündeki protesto gösterileri sırasında kendisine tepkiyle “Özgür saçını tara,” diye slogan atan gençlerin genel başkan seçildikten sonra yeni bir model yapıp wax’ladığı saçlarına gönderme olduğunu zannettiğini bizzat kendisi söyledi. Kazara ülkeyi yönetse Trump ya da Putin’in söylediği imalı doğrudan bir sözü kim bilir nasıl yorumlayacak?

        Ama oralara kadar gitmeden başucundaki “Cereyanlar”ı nasıl anladığını, yorumladığını da merak ediyorum. Sonradan büyüyen tepkiler üzerine “karşı tarafın görüşlerini de bilmek” gibi bir savunma yaptı, ama “Cereyanlar” gerçekte CHP’yi gafil avladı.

        Ne İmamoğlu’nun ne de Özel’in Tanıl Bora’nın kim olduğunu ve ne yazdığı bildiklerini zannediyorum. İçimde, kitabın cüssesine ve “Türkiye’de Siyasi İdeolojiler” alt başlığına aldanarak kendilerine katma değer sağlayacağını düşündüklerine dair kuvvetli bir şüphe var. 90’lar Türkiye’sinin sehpalarının en büyük aksesuarı “Yeni Hayat” romanı gibi şık durur, entelektüel görünürüz dekoru.

        Özel’de ayrıca taşra eczanesinde her Pazar okuduğu Radikal İki’ye faksla yolladığı yazılar reddedildiği için bir dönemin öncü entelektüel çevrelerine kabul edilme hevesi de çok baskın. Bu kabul görme merakını çok sık belli ediyor. Sağlaması olarak genel başkan seçildikten sonra liberal gazetecilerle kaç kere buluştuğuna, Karar ve T24’e verdiği söyleşilere, buralardan aldığı alkıştan nasıl memnun olduğuna bakılabilir. Atatürk misali Cihangir de ölmedi, içinde yaşıyor CHP liderinin.

        Kendisi yıllar önce beni ilk kez aradığında, hiç unutmuyorum, bana, adeta bir şeyler kanıtlamak istercesine, “Ben aslında solcuyum,” demişti. Özel’in solculuktan tam olarak ne kastettiğini anlamadım ama yer yer kantin solculuğuna meylettiği ortada. En son Almanya’da VW işçilerini Türkiye’de boykota davet edecekti.

        Aralarına kabul görmek istediği, ağabey gördüğü kanaat önderlerinin—ki hepsi sol liberal—fazlasıyla etkisi altında kaldığı, gazete yazılarından öğrenilmiş bir solculuk olsa gerek.

        Yakın olduğu liberal çevrelerden birilerinin “Cereyanlar”ı eline tutuşturduğu muhtemel. Ama bu işin aslını hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Kimse sorumluluğu üzerine almak istemiyor. “Birinden duyup okumadan paylaştım,” dese kötü; “Ne olduğunu bilmeden aldım,” dese daha kötü. Keşke gerçekten okumuş olsalar. Keşke en azından bir kitabı okumuş olsalar.