Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Oray Eğin Michael Jackson'ı affetmeye hazır mıyız
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Vizyondaki “Michael” filmini New Jersey’de otoban kenarındaki bir sinemanın indirimli hafta içi matinesinde izledim. Çünkü vizyondaki “Michael” filmi ancak NJ’de otoban kenarında indirimli hafta içi seansları sunan bir sinemada izlenebilir. “Michael”ın izlediğim / izleyeceğim en kötü film değilse bile ona yakın bir yerlerde olduğunu biliyordum. Ama altıncı dakikasında filmdeki küçük Maykıl şarkı söylemeye başladığında neredeyse hüngür hüngür ağlamaya başladım. İki saatlik filmin bir yerinde de—bilgisayarla yaratılan şempanze Bubbles ilk belirdiğinde galiba, unuttum—gözümden yaşlar gelecek kadar güldüm. Bizim MJ’e yakın star’ımız Ajda’nın tabiriyle “Michael” filmi beni “ekstrem tenakuzlar” içinde bıraktı.

        “Michael” şöyle bir yarım saat, belki 45 dakika hayranlarının, hatta hayran olmayanların bile bildiği hayat hikayesiyle formüllere sadık bir biyografik film olarak başlıyor. “Peter Pan” göndermeleri üstü kapalı değil, belki anlamayan olmuştur diye birkaç kere gözümüze sokuluyor. Tarihin en bilinen kötü baba figürü Joseph bu filmde de tüm Michael Jackson efsanesinin doğuş hikayelerinde olduğu gibi kullanışlı bir kötü adam, bir düşman. Küçücük oğlunu kemerle dövüyor, yetişkin olduğunda bile psikolojik baskı uyguluyor.

        Michael daha sekiz yaşından beri ailenin ekmek kapısı, doğal olarak herkesin ondan bir beklentisi var. Bedeli çocukluğunu yaşayamaması, akranlarıyla arkadaşlık yapmak yerine evcil hayvan olarak beslediği zürafa, lama, sıçan, yılan ve tabii ki şempanzeyle iletişim kuruyor. Dünyanın en büyük star’ı olduğunda bile hala ailesiyle yaşıyor, erkek kardeşleri kızlarla geceleri sabaha bağlarken o oyuncaklarla oynuyor.

        Çocukluğu elinden alınan MJ’in çocuklarla bir yetişkinin kabul edilebilir sınırları dışında arkadaşlık, veya ilişki, kurması ilerleyen yıllarda hep geçmişiyle açıklandı. Ama bu kısımlar “Michael” filminde yok.

        Aslında sadece Michael Jackson’ın çocukluğu, ilk albümünü kaydetmesi veya stüdyoda yaşananlar bile 10 bölümlük, hatta 20 bölümlük dolu dolu bir dizi olabilirmiş. Ama “Michael”da 45-50 dakikada hızlıca geçilen hikaye sonradan bir konser filmine dönüşüyor. En azından yeğeni Jaafar sesini tam yapamasa da amcasının beden dilini tamamen kendisine uyarlamış, kusursuz bir doppelgänger olarak tarihi performanslarını yeniden yaratıyor.

        Filmi izlettiren de bu performanslar zaten. Bu şarkılara aynı duygu yoğunluğuna sahip bir kalabalıkla eşlik edebileceğimiz nadir fırsatlardan biri “Michael” filmi, bu yüzden de gösterime girdiği geçen hafta sonu tüm zamanların ABD’de en çok izlenen biyografik filmi rekorunu kırdı. Ama, eminim, pek çok kişi benim gibi bu berbat filme giderken, üstelik bir de zevk alırken, bir yandan da suçluluk duygusu hissetmiştir.

        Bu konuda tarafsız değilim

        Şu anda evimin salonundayım ve kafamı kaldırdığımda 1971 yılında Encino’da çekilen ve Life dergisinde yayımlanan Jackson ailesinin havuz başındaki fotoğrafına bakıyorum. Bu fotoğrafın kocaman bir baskısını buldum, çerçevelettim ve evin girişine astım. Bu malikaneye değil ama çocukluğunun geçtiği o küçücük kutu gibi eve özel olarak gittim.

        Tarafsız bir gözlemci olarak söz almıyorum MJ hakkında. Öldüğünde “Başın sağ olsun 1 numaralı hayran,” diye taziye mesajı almış, Los Angeles’tan bir arkadaşım TMZ’nin “Michael Jackson öldü,” haberini kısa mesajla ilettiği sırada bilgisayar başında Londra’daki konserlerine bilet almaya çalışan bir fanatik olarak burada olduğumun bilinmesi gerekiyor. MJ benim objektif olamayacağım bir konu.

        Kimsenin farkında olduğunu zannetmiyorum, itirazımın Encino’ya uzanmadığını da biliyorum, ama çocukluğumun hatırlayabildiğim ilk senelerinden beri Michael Jackson’ın en büyük hayranı ve en büyük savunucusu bendim. Pek çok kişi gibi “Thriller” benim de aldığım ilk kaset, pek çok kişi gibi ben de kendi kendime defalarca “moonwalk” yapmaya çalıştım, sesimi incelterek hii-hiii diye çığlık attım, ayaklarımı sabit vücudumu düz tutarak öne doğru eğilmeye çalıştım. Pek çok kişi gibi mi bilmiyorum, ama çok uzun süre Michael Jackson’la ilgili ne zaman biri olumsuz bir laf etse onu anlamadıklarını, onu bizim gibi ölümlülerin tabi olduğu kriterlerle değerlendirmememiz gerektiğini, belki onun bir uzaylı olduğunu ve başka standartlarla ölçülmesini söyledim.

        Michael Jackson hakkında bildiğimiz bazı tartışmasız gerçekler var: Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük pop yıldızı. Ama büyük ihtimalle o çocuklarla, en hafif ifadeyle, tuhaf diye nitelendirilebilecek şekillerde haşır neşir olduğu ortada.

        Benim çocukluğumu yaşadığım 80’li yıllarda Michael Jackson hakkında sürekli birtakım iddialar otaya atılırdı. Ölümsüz olmak için oksijen yatağında uyuduğu, siyah olmaktan utandığı için rengini açtırdığı, Fil Adam’ın kemiklerini aldığı, Elizabeth Taylor’a (veya Diana Ross’a) benzemek için estetik ameliyat yaptırdığı…

        İşin ilginci bu haberlerin hiçbirine gülüp geçilmediği gibi etrafımdaki hemen herkesin ciddi ciddi bunlara inandığını hatırlıyorum. O kadar ki, Michael Jackson sadece bu dedikodularla hesaplaşmak için şarkı bile yaptı: “Leave Me Alone.”

        90’larda dedikodular eğlenceli ve absürt olmaktan daha ciddi bir noktaya vardı. “Michael” filminde hukuki engele takılmasa polisin Santa Barbara yakınlarındaki Neverland adlı malikanesini bastığını, “çocuk arkadaşının” dünyanın en büyük pop star’ını tacizle suçladığını görecektik. Sahneler çekilmiş, filme yerleştirilmişti ama son anda Michael Jackson’ın varislerinin bu taciz iddialarını ticarete dökemeyeceklerine dair yaptıkları bir hukuki sözleşme filminin son üçte birinin yeniden çekilmesine neden oldu.

        Gerçek hayatta 1993’teki bu ilk soruşturma sürecinde MJ çırılçıplak soyulmuş, vücudunun her bir yeri incelenmişti. Bir ara iş sünnetli mi sünnetsiz olduğuna, cinsel organının neresinde renk açılması (vitiligo) olduğuna kadar vardı. Mahkeme raporlarında yer alan cinsel organ çizimi ortalığa saçıldı. Bu belgeler merak edenler için hala her yerde var, ayrıntılı açıklamalar, karşı argümanlar, uzman görüşleri, polis ve savcının karşıtları ve yandaşlarının tezleri de. Ama dalmadan önce saçılan bilgilerin herhangi bir insanın mahremiyetini fazlasıyla ihlal eden, insanın okurken utandığı bir gayya kuyusu olduğunu özellikle vurgulayayım.

        Michael Jackson’ın yeniden siyah olduğu yıllar

        90’lardan MJ’in 2009’daki ölümüne kadar hakkındaki taciz iddiaları hayatını meşgul etti, büyük ihtimalle kariyerini de bitirdi. Benim Londra’da bilet almaya çalıştığım konser serisi yıllarını hukuki mücadeleyle geçirmiş, sonunda mahkemece aklanmış (bir kısmı yüksek tazminatlı anlaşmayla olsa da) Michael Jackson’ın yeniden aramıza dönüşüydü.

        Bu konser serisi aynı zamanda maddi açıdan can simidiydi. Zira MJ öldüğü sırada neredeyse bütün parasını avukatlara, kendi adını aklamaya harcamış, meteliksiz olmasa da, servetini epey kaybetmiş bir durumdaydı. Fakat benim gibi pek çok hayranı için Londra’daki konser ona destek verdiğimizi, iftiralara inanmadığımızı, yanında durduğumuz gösterdiğimiz bir destekti aslında. Yaşasaydı.

        Açıkçası hukuki mücadeleye de değdi, zira epey bir süre kim MJ hakkında kötü söz söylemeye kalksa kapı gibi mahkeme kararını suratlarına yapıştırma imkanı doğdu. Gerçi yargı eski karısını öldürdüğü şüpheye mahal bırakmayacak şekilde kanıtlanan O.J. Simpson’ı da akladı, ama bu MJ söz konusu olduğunda küçük bir ayrıntıydı.

        Ölümünden sonra hem itibarını kazandı MJ, hem de açıkçası ölüsü canlısından daha fazla para etmeye başladı. Spike Lee uzun yıllar Michael Jackson’ın doğum gününde Brooklyn’de her yaz sokak partisi düzenledi. Siyah sinemasının sesi en gür çıkan yönetmeni öldükten sonra MJ’i siyah bir kahraman olarak bağrına basan, canla başla çalışan figürlerin öncülerinden oldu.

        İşin ironik tarafı, Michael Jackson’ın siyahlar tarafından sahiplenilmesi de ölümünden sonra oldu. Yoksa ‘vitiligo’ hastalığına herkesi ikna etmiş olsa bile en ünlü olduğu yıllarda gözümüzün önünde siyahlarla özdeş geniş ve basık burnunu defalarca estetikle bir tuhaflığa döndürmesini hiçbir siyah affetmemişti.

        Spike Lee’lerin yeniden MJ’e sahip çıkmalarının nedeni ABD’deki beyaz adam düzeninin sürekli siyah liderleri hedef almasıydı. Bu bağlamda Malcolm X, Martin Luther King Jr gibi bir figür mertebesine yükseltildi MJ. Belki politik bir figür değildi, ama sonuçta o da dünyayı değiştirdi.

        Bir de tabii ne zaman siyah biri yükselse sistem onu alaşağı etmek için bütün gücüyle devreye giriyor, yaygın bir görüşe göre. O.J. Simpson’ın katil olmasına rağmen masum olduğunun düşünülmesi biraz bundandı; ilk kez Siyah Adam sistemi yenmişti. Sonraki yıllarda da siyah kanaat önderleri ve büyük star’lar tahttan indirilmesine devam edilecekti: Bill Cosby, R. Kelly, Diddy, belki biraz da Kanye’yle Siyah Amerika sırayla kahramanlarını kaybeder oldu…

        Sıranın MJ’e gelmesine daha vardı. Sıra ona gelene kadar, ölümünden sonraki 10 yıl, neredeyse İsa’nın yeryüzüne yeniden gelişi gibi bir kahraman yaratıldı ondan.

        Tarihin akışını değiştiren belgesel

        2019’da HBO’da yayınlanan “Finding Neverland” belgeseli ölümünden sonra titizlikle inşa edilen Michael Jackson efsanesini yerle bir etmeye yetti. Belgesel ilk gösterimini Sundance’te yaptığı sırada gösterimden çıkanlar sosyal medyada donup kalarak izlediklerini, bu filmin o güne kadarki hiçbir belgesele benzemediğini ve tarihin akışını değiştirebilecek kadar kuvvetli olduğunu anında yazdı. Beklenti o andan itibaren çok büyüdü.

        Dört saatlik belgeselde Michael Jackson’ı tacizle itham eden iki kişinin söylediklerine inanmamak mümkün değildi. Ben. Bile. İkna. Oldum. Diyebilirim.

        Michael Jackson’ın kendilerini asla taciz etmediğini söyleyen başka çocuk arkadaşları da var, Macaulay Culkin ve Corey Feldman gibi. Ama “Finding Neverland”deki iki kurban çok fazla ayrıntı veriyor, son derece ikna edici konuşuyorlar, ellerinde epey kanıt da var. Sadece para koparma motivasyonları yokmuş gibi duruyorlar.

        Aslında belgeseli izlerken ikna olmamaya niyetliydim, ama dört saatin sonunda vardığım kanaat ortada gerçekten tuhaf bir durum olduğuydu. MJ o çocuklara dokundu mu, taciz etti mi, bilmiyorum, hiç kimse tam olarak bilmiyor. Hiçbir şey yapmamış olsa bile 40 yaşında dünyanın en büyük yıldızı olan koca bir adamın sekiz yaşındaki bir erkek çocuğuyla dört-beş saat telefonda konuşması bile başlı başına problemli. Bugünün standartlarıyla da, dününkiyle de.

        Kendi çocuğun değilse sekiz yaşındaki herhangi biriyle bir saat vakit geçirmek yeter de artar. Yılda bir saat. MJ bu küçük erkek çocuklarıyla saatlerce telefonda konuştuğu gibi onlarla aynı yatakta yatıyor, saklambaç oynuyor, odasında ağırlıyor, oyuncaklarla kandırıyor, tatillere götürüyor, ve, en rahatsız edici kısım, birine nişan yüzüğü takıyor. Bütün bu yaptıkları çocukluğunu yaşayamamış, babasının kemerini yemiş, parkta oynayamamış, hiç arkadaşı olmamış gibi ezberlediğimiz acılı arabesk hikayeleriyle açıklanamayacak kadar garip. Şempanzesini giydirip elinden tutarak çocuğu gibi dolaştırması daha normal.

        Bu belgeselden sonra ABD’de bir kırılma oldu; ölümünden sonra avukatları ve ailesi tarafından temize çekilen MJ efsanesi tam olarak bitmese de çöker gibi oldu. Şarkıları daha az çalınmaya, eski defterler yeniden açılmaya başlandı. Ama tam da bitmedi. Belgeseli bulamazsınız, çünkü varisleri hukuki bir boşluk bularak yayınını durdurmayı başardı.

        Kadınları ilaçla bayıltıp tecavüz etmekten mahkûm olan Bill Cosby’i artık izleyemiyorum mesela; ama sürekli mesaj ve ders veren baba figürü olarak ona zamanında da pek bayılmazdım zaten. Genç kızları okul kapılarında kovalayıp onlara tecavüz eden R. Kelly’nin adını duyunca irkiliyorum. Diddy de büyük bir kayıp değil benim için.

        Ya MJ

        MJ ise ne yaparsa yapsın, neyle suçlanırsa suçlansın, neden bilmiyorum, bir türlü vazgeçemiyorum. Nostalji faktörü büyük elbette. Annemi hatırlatıyor bana, annemin bana onun albümlerini çıktığı gün aldığı günleri, arabada giderken o albümleri dinlediğimizi hatırlıyorum mesela. Her aklıma geldiğinde sadece o günlere geri dönmek istiyorum, başka hiçbir şey istemiyorum. Çocukluğum, dünyanın daha güzel, daha masum olduğumuz o yılları özlüyorum. Her çocukluk hatıramın fonunda Michael Jackson şarkıları çalıyor. Eni vici voki.

        Du du du-du duuu du du

        Okuduğum ve dinlediğim yorumlardan dünyanın pek çok yerindeki hayranlarının nostalji yüzünden MJ şarkılarına hala sahip çıktıklarını anlıyorum. Sadece nostalji değil Michael Jackson’ı bugün hala kültürde canlı tutan.

        Tarihten silinemeyecek kadar etkili olduğunu paltosundan çıkan en az iki Justin, the Weeknd, Usher, Chris Brown vs. gibi onlarca isimle görüyoruz. Hâlâ birisi bir şey yapmaya çalıştığında en iyi ihtimalle Michael Jackson’ın iyi bir taklidi oluyor. Üzerinden kaç kuşak geçmesine rağmen bugünün çocuklarının Michael Jackson’dan vazgeçmemesi hala onun gibi şarkı söyleyen, vücudunu kullanan birinin bir daha gelmemiş olması.

        Şarkılar da görmezden gelinemeyecek kadar iyi. Tarihte “Billie Jean”den daha iyi bir pop şarkısı yok. MJ’in en kötü albümü “HIStory”de bile en az dört hit şarkı var; bugünün standartlarında en büyük star’ın bile yakalayamayacağı bir başarı. “Off the Wall”la başlayan uzun aralıklı dört albümlük serininse eşi benzeri yok.

        İşin ironik tarafı hemen her MJ şarkısının sözleri vasat, klişe, mesaj kaygılı, aşk şarkıları zorlama. Ama “beat” var ya o “beat.” O dım-tıs.

        “Billie Jean giriş melodisini sesle taklit etmek için en pratik yol, nötr hecelerle (da / du / na gibi) söylemek,” diyor yapay zeka. “Du du du-du duuu du du / du du du-du duuu du du.”

        “Nasıl okuyacaksın: İlk 3 “du” kısa ve kesik, ‘du-du’ biraz bağlı (legato gibi), ‘duuu’ uzatılmış (hafif kayarak aşağı iniyormuş gibi), son iki ‘du’ tekrar kısa.”

        Yeryüzünün altında hiç kimsenin hala bir eşi benzerini üretemediği sihirli bu melodiyi Ventura otoyolunda MJ trafikte sıkıştığında bulmuş. Gerçekten ilahi bir güç.

        Sanatçıyla sanatını ayırabilmek hiç kimsenin tam olarak yanıtını bilmediği bir mesela. Söz konusu Michael Jackson olunca eldeki malzeme sanatçının karakterini görmezden gelmemizi sağlayacak kadar kuvvetli. Ama ithamlar, iddialar, birçok kanıt da görmezden gelinecek gibi değil. Bir insan çocukları tacizden daha kötü daha neyle suçlanabilir? Hemen bir sonraki aşaması Hitler herhalde.

        Ama sonra bir an “Beat It” ya da “Wanna Be Startin’ Somethin’ ” çalıyor ve “Aman işte o da biraz sapıkmış canım, ne yapalım,” deyip konu kapatılıyor. “Human Nature” çaldığında yerinizde kıpırdamaya başlamıyorsanız bir daha hiç konuşmayalım.

        Günlerdir filmde kullanılan canlı performansı dinliyorum ve eskimesi için her türlü şartın hazır olduğu bu şarkını nasıl hala bu kadar güncel kalabildiğini, yüz bin milyon kez dinlememe rağmen neden hala sözlerini okuduğumu, albüm kaydının tam bitimindeki “çıçıçıçı” vokallerini neden yeni keşfettiğimi merak ediyorum. İnsan doğası işte.