Avrupa’nın üzerinde bir sıcak hava kubbesi var ve gitmek bilmiyor. Kıtanın üzerine bir tencere kapağı konduğunu ve içerideki havanın dışarı çıkamadığını düşünün. Geçen hafta Perşembe günü Paris’te perdeleri tamamen kapalı ve vantilatörün çalıştığı bir evde yavaş yavaş beynimin de erimeye başladığını fark ettim. Bir ara telefondan hava durumuna baktım, yağış geldiğini görünce sokağa fırladım ama beş dakika şöyle bir yağan yağmur ferahlatmak yerine buhar odası etkisi yaptı. İlerleyen günlerde de havanın düzelmeyeceğini gördüğümde arkama bakmadan kaçtım. Neyse ki böyle imkanlarım var, sıcaktan daha serin bir yere kaçarak korunabilecek sınırlı sayıda azınlıktan biriyim.
Başkalarının kaderi ölmek. Bazı bölgelerde hava sıcaklığı 40 derecenin üzerine çıktı. Büyük şehirlerde, taş binalar ve beton meydanların da etkisiyle hissedilen sıcaklık daha da artıyor. Okulların ya erken tatil edildiğini ya da kapatıldığı haberleri yapılıyor. Tren seferleri aksıyor, çünkü raylar kullanılamayacak kadar ısındı. Yazın resmi başlangıcı 21 Haziran’dan önce geldi bu sıcak hava dalgası. Dahası, ilk de değildi. Benzer bir cehennem sıcağı mayıs ayında da Avrupa’yı vurdu. Hemen herkesin ortak düşüncesi yaşananların yaşanacak daha da kötü günlerin habercisi olduğu. Ve yine üzerinde ortak uzlaşılan bir görüş Avrupa’nın bu sıcak hava dalgasına hiç ama hiç hazır olmadığı.
AVRUPA’DA SICAKTAN ÖLENLER
Dünyanın Avrupa’dan çok daha sıcak bölgeleri var. Dünya Kupası’nın oynandığı ABD’de Milli Takım’ın kamp yaptığı Arizona’da dışarıda durulamayacak kadar ısınıyor hava. Dünyanın en etkileyici coğrafyalarından California’nın Death Valley çölünde insan susadığını hissetmiyor, bu yüzden de su içmeyi ihmal eden pek çok kişi yol kenarında hayatını kaybediyor.
Bazı bölgelerde yaşanan abartılı sıcaklara rağmen ABD’de bu gibi nedenlerle hayatını kaybeden insan sayısı Avrupa’nın çok gerisinde. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) verilerine 2004-2018 arasında ülkede sıcakla bağlantılı ölümlerin ortalama sayısı sadece 702. Bu rakamın 415’inde sıcak doğrudan ölüm sebebi, 287’sindeyse ölüme katkıda bulunan neden. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2024 verilerine göre Avrupa’daysa aşırı sıcaklar her yıl 175 bin kişinin ölmesine neden oluyor. Aynı rapora göre Avrupa her yıl küresel ortalamanın iki katı daha fazla ısınıyor.
Bilimsel veriler değil, şahsi gözlemlerle de Avrupa’nın bir ısınma problemi olduğunu anlamak mümkün. Uzun yıllar Avrupa kıtası kavurucu çöl sıcaklarının olmadığı, Temmuz akşamlarında bile insanların o meşhur “üzerine hafif bir şey” aldığı bir yerdi.
Geçen sene gelen sıcak hava dalgasıyla rekorlar kırıldı. Bu sene daha yaz gelmeden rekorlar kırılmakla kalmadı, BBC’nin tabiriyle yerle bir oldu. Yazın daha ilk günlerinde sayılırız ve iklim normallerinin ne yönde seyredeceğini hiç kimse öngöremiyor. Önümüzdeki yazlarda bu rekorların daha da fazla kırılması şaşırtıcı olmayacak.
Yüzyılın sonuna kadar gezegenin 3 derece artması bekleniyor. Kağıt üzerinde küçük bir rakam gibi görünse de havanın yarım derece artması bile doğanın dengesini bozmaya, insanlar için dünyayı yaşanamaz kılmaya yeterli.
ABD’NİN KLİMA TAKINTISI
Dünyanın çok soğuk ve çok sıcak yerleri var. Her ülke kendi şartlarına göre sıcak ve soğuğa karşı tedbir alıyor. İsveç’te pek çok evde kışın ısıtmayı 22 derecenin üzerine çıkarmak mümkün değil örneğin. ABD’de iç mekanlar ise yaz-kış ABD dışında yaşayanların anlayamadığı ölçekte bir buzhaneyi andırıyor.
Okulların sınıflarında, sinemalarda, alışveriş merkezlerinde, havalimanlarında, iş yerlerinde, özellikle süpermarketlerde ama aklınıza gelebilecek hemen her yerde ABD’de durmadan klima çalışıyor. Soğuk ortamın üretkenliği artırdığına dair yaygın bir kanaat var. Ofis ortamında insanın en verimliği olduğu sıcaklık 20-24 derece. Dışarıda çöl sıcakları varken yazları insanların havalimanlarında kapüşonlu üstlerle gezdiklerini görmek şaşırtıcı değil.
İş yerlerinde, ta kadınların iş hayatına atılmadığı yıllardan kalma gelenekle, klimalar erkek vücuduna göre ayarlanıyor. Serinlemenin de cinsiyetçi bir politikası var işte. Pek çok kadın işe giderken kat kat giyiniyor.
İç mekanları serin tutmanın bir mantığı var. Bazı pratik nedenleri de var klimayı sonuna kadar açmanın. Mesela uçuşlarda soğuk tutulan kabin uçuş görevlilerinin işini de kolaylaştırıyor, insanlar daha az istekte bulunuyor. Sonuçta soğuğun çözümü daha kolay. Üşüyorsanız üzerinize bir şey giyersiniz, yorganın altına girersiniz falan. Ama sıcağın yok. İsterseniz çırılçıplak kalın, sıcak hava dalgasında kendinizi korumanız mümkün değil.
Modern klima sistemlerinin doğuşu insanları serinletmekle ortaya çıkmadı gerçi. 1902’de Brooklyn’de bir matbaa yaz aylarında artan nem nedeniyle ciddi üretim sıkıntıları yaşamaya başlamıştı. Nem kağıdın büzüşmesine, bu durum da renkli baskılarda renklerin birbirinin üzerine tam oturmamasına yol açıyordu.
25 yaşındaki mühendis Willis Carrier bu sorunu çözmek için havadaki nem oranını kontrol altına alacak bir teknoloji üzerinde çalışmaya başladı. Sis ile havadaki nem arasındaki ilişki üzerine kafa yorarken havayı soğutan ve nemi kontrol altına alan ilk sistemin temelini oluşturdu. 1902’de tasarlanan modern klima kısa sürede yaygınlaştı, zamanla endüstriyel bir çözümden gündelik hayatımızın bir parçasına dönüştü.
Benim çocukluğumu geçirdiğim İstanbul’da yazları cam açılırdı, hatta Türklerin kendi kendilerine icat ettikleri batıl inançların devamı olarak terli terli su içilmez ve cereyanda kalınmazdı. Pek çok şeyle birlikte bu da değişti, zamanla imkanı olan pek çok kişi evlerine klima taktırdı.
Klimanın yaygınlaşmasıyla birlikte şehirlerde muazzam bir görüntü kirliliğine yol açan klima motorlarının gizlenmesine yönelik herhangi bir somut adımsa atılamadı. Şehir estetiği hiçbir zaman belediyelerin önceliği olmadı.
Klima fikrinin doğduğu New York’ta da 1902’den beri serinlemenin estetik bir yolu bulunamadı. Cama takılan klimalar dünyanın başka yerlerinde yaygın değil, ama New York’ta pek çoğumuz bu üniteleri kullanıyoruz. Yazın evin camlarının birinin yarısını bu klimaya feda ediyoruz. Dışarıdan da motorun arkası sokağa bakıyor. Kışın bu üniteyi yerinden sökmek, temizlemek ve metrekarenin çok kıymetli olduğu dairelerimizde saklayacak bir yer bulmamız gerekiyor.
FRANSA’NIN ESTETİK VE KÜLTREL İTİRAZI
Paris gibi sokak lambalarının renginin bile hayati önem taşıdığı bir şehirde konutlarda klima olmamasının bir nedeni estetik kaygılar. Müstakil bir evde yaşayan tanıdığım Türkiye’de de yaygın kullanılan ‘split’ tarzı klimayı evine taktırmak istediğinde üç-dört bayi gezdi, parasıyla bile bulamadı. Yaygın bir talep olmadığı için satan bayi bile yoktu.
Klima sahibi Parisliler portatif ünitelere mahkum çoğunlukla. Klimanın sıcak havayı dışarı üfleyen borusuysa aralık bırakılan camın arasından dışarı veriliyor; açık cam ister istemez klimanın performansını düşürüyor.
Yine de hiç yoktan iyi. Kalın duvarlı ve genellikle serin kalabilen Haussmann apartmanları giderek artan küresel ısınmaya karşı yeteri kadar korunaklı değil. Bu binalara klima takmak sadece apartman yönetiminin ve sakinlerinin onayına değil, belediye iznine de bağlı. Şehirlerinin estetiğine önem veren Parisliler dünyanın en güzel şehirlerinden birini—belki de birincisini—böyle koruyorlar.
Sıcak hava dalgası geldiğinde önerilen çözüm camları gece açmak, gündüzleri kapalı tutmak. Elbette perdeler de kapalı olacak. Vantilatör kendi kendisine soğuk hava üretemiyor, mevcut havayı dolaştırıyor. Ama kapalı odada en azından bir parça ferahlık sağlıyor. Alüminyum folyonun yansıtıcı tarafını camlara yapıştırmak, kapı olmayan aralıklara çarşaf gererek serin havayı belli bir ortamda tutmak çözümlerden biri.
Bütün bu çözümlerin iptidai ve geçici olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Hiçbir şey ama hiçbir şey klimanın yerini tutmuyor. Fransa’da klimanın yaygın olmamasının tek nedeniyse estetik değil, kültürel bir de.
Fransızlar yıllarca soğuk içeceklere buz koymaya ya da evlerine klima taktırmaya “Amerikan işi” olarak baktılar ve küçümsediler. En kıymetli şehirlerinde pek çok caddenin adı ABD başkanlarının adını taşıyor; çaktırmadan bir Amerikan hayranlıkları yok değil. Her bölgede yan yana dizili küçük esnaftan oluşan çarşı caddeleri var ya, onlar aslında gizli birer AVM. Her bölgenin bu küçük çarşılarındaki dükkanlar gizli birer zincir, bazı semtlerde konumlandırılmaları bile aynı.
Ama iş soğuk içeceğe buz atmaya gelince hemen burun kıvırırlar, istediğinizde de küçümserler. Oysa Amerikalıların bardağı buzla doldurmasının bir mantığı var. Ağzına kadar buz dolu bardak diğer buzların erimesini, içeceğinizi sulandırmayı engelliyor.
Benzer şekilde, klima sayesinde de haftalar boyu eve kapanıp hayattan kopmak yerine serinleştirilmiş ortamlarda hayata devam ediyorsunuz. Belki bir önceki yüzyılda Avrupa kıtasında klimaya yazın en fazla birkaç gün ihtiyaç oluyordu, ama şimdi süreler uzuyor ve Fransa’yla birlikte diğer ülkeler de bu yeni gerçekliğe uyum sağlamak zorunda olduklarını fark ediyorlar.
Klima sadece evlerde serinlememiz, ferahlamamız için gerekli değil. Daha elzem olduğu alanlar var. Örneğin hastaneler, okullar, tren istasyonları gibi kamusal alanlar. Bu hafta binden fazla okul Fransa’da kapanmak zorunda kaldı, kliması olmayan hastanelerde yaşlılar alüminyum battaniye gibi geçici yöntemlerle serinletilmeye çalışıldı. Bu hastaların pek çoğu da hayatını kaybetti. Ölümlerinden doğrudan solcu politikacılar sorumlu.
ELEKTRİK FAZLASI VAR
Kliması olmayan hastane mi? Hadi insan Haussmann tarzı Paris apartmanında klima olmamasını kabul eder de insan mantığı kliması olmayan hastaneyi kolay kolay kabul edemiyor. Eğer Fransız soluysanız, yeşil politikalara hayatınızı adadıysanız cehennem sıcağına örülen taşları da iyi niyetle döşersiniz.
Avrupa solunun en önemli davalarından biri iklim değişikliği olduğu için klima yeşil politikaların bir numaralı düşmanı. Solcu belediyeler karbon ayak izini düşürmek için yıllardır düzenli olarak binaları yeniden yapılandırıyorlar, yeni inşaatları da çok sıkı denetime tabi tutuyorlar. Klima çok fazla elektrik tükettiği için de tercih edilmiyor, bu yüzden de ortaya kliması olmayan hastane gibi bir mantık çıkıyor. Yaşlılar ölmüş, elzem sağlık hizmetleri durmuş; bütün bu faktörler tek boyutlu siyasi bakış açısıyla görmezden geliniyor.
Ancak gözden kaçırılan küçük bir ayrıntı var. Fransa karbon emisyonu negatif olan az sayıda ülkeden biri. Nükleer enerji, rüzgar, güneş ve hidroelektrik santralleri sayesinde son 30 yılda özellikle elektrik sektörünün düşük karbonlu olması sayesinde kişi başına emisyonlar birçok gelişmiş ülkenin altında seyrediyor.
Fransa’da nükleer santraller tam kapasiteyle çalıştığında üretim fazlası oluşuyor ve Belçika, İtalya, İngiltere, İspanya gibi ülkelere elektrik satıyor. Şayet klima tüketimi kömür, doğal gaz, petrol gibi fosil yakıtlarından beslenseydi dolaylı olarak karbon dioksit emisyonları artacaktı. Ancak Fransa’da böyle bir durum söz konusu değil.
Bugün sıcaktan dolayı binlerce insanın hayatını kaybetmesinin nedeni kalıplaşmış önyargılar, eski ezberler, kültürel alışkanlıkların değişmemesi.
Avrupa solu en azından klima karşıtlığını kendince birtakım bilimsel ayaklar üzerine oturmaya çalışıyor. Türkiye’de taksi şoförleriyse batıl inançlara yatkınlığımıza paralel olarak klimayla ilgili birtakım sofistike hurafeler icat ediyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde hiç kimseyi vurmayan birtakım hastalıklar sadece Türk taksi şoförlerini vuruyor nedense. Hastalık icat etme konusunda Türklerin hayal gücü sınırsız.
Taksicilerin yaptığı elbette küçük bir hesap, müşteriye hayatı zehir ederek kendilerince tasarruf sağlıyorlar. Ucuzdur vardır illeti misali küçük hesap yapmanın maliyetinin daha ağır olduğunu da hesaplayamıyorlar.
Klimaya şiddetle—ne kadar şiddetle olduğunu özellikle vurgulamak isterim—karşı çıkan yeşil sol politikacıların sözde ahlaki duruşuna da saygı duymak mümkün olabilirdi. Türk taksicilerini aratmayacak pek çok hurafe ve palavrayla kaplı olmasaydı.
Küresel ölçekte bakıldığında klimalar dünya sera gazı emisyonlarının sadece birkaç puanlık kısmından sorumludur. Yapılan araştırmalar klima kullanımından kaynaklanan emisyonların 2050’ye kadar dünya ortalama sıcaklığını en fazla 0.05 derece artırabileceğini hesaplıyor. Ulaşım, sanayi ve elektrik tüketimi çok daha büyük paya sahip. Kışın azıcık üşüdüğünüzde derecesini yükselttiğiniz kombi—ki Türkler nedense çok fazla üşüyor—gezegene daha fazla zarar veriyor.
Amerika dünyanın en saygı duyulası ülkesi olmayabilir ama pek çok konuda çok daha ileri ve başarılı. Sokak kapılarının dışa açılması, pencere ve kapı boylarının belli bir standarda oturması gibi regülasyonlar seneler boyunca test edilip onaylandı. Binaları Amerikalılar gibi klimayla serinletmenin de en doğru yöntem olduğu yavaş yavaş isteksizce kabul edilecek.
SOLCULUĞUN İÇİNE DÜŞTÜĞÜ DURUM
Yılmaz Erdoğan o meşhur şiirinde soğuk ve şehirlerarası otobüs yolculuklarında otlu peynir kokusuyla çocuk olmaktan vazgeçtiğini yazmıştı. Ben de sıcak hava dalgasında sırasında Paris’te geçirdiğim yazlardan sonra vazgeçtim sosyalist olmaktan.
Kendimi her zaman sosyalizme yakın tarif etsem de yaygın kabul gören sosyalizme uymadığımı da biliyorum. Daha lisede bile benim anladığım sosyalizmle kendilerini solcu olarak tarif edenlerle aramda ciddi bir uçurum olduğunu biliyordum. Beni sokak eylemlerine çağıran bir arkadaşım solculuk adına iki hafta banyo yapmamayı rejime başkaldırmak zannediyordu. Sonunda aynı eylemi bırakın aynı odada bile yer alamayacağım bu tiplerden “Ben size kıyasla daha liberal kalıyorum,” diyerek kendimi sıyırdım. Sanırım arkamdan edilen lafları umursamamayı da ilk kez o öğrendim.
Sosyalizmin önceliği adaletli bir gelir dağılımı için mücadele etmek olmalı. Ama sol sadece Türkiye’de değil bütün dünyada kendisini tali konularla oyalayarak asıl misyonunu unuttu. Klima karşıtlığı sağ-sol çatışmasının Fransa’da ideolojik bir kutuplaşmaya dönüşmesinin örneklerinden sadece biri. Le Pen’in temsil ettiği aşırı sağ binaların klimalarla serinletilmesini destekliyor, Melenchon’ın aşırı solu ise her koşul ve şartta klimaya karşı. Sayıları az olsa da yavaş yavaş merkezdeki politikacılar da klimayı kabullenmeye ve sahiplenmeye başladı.
Aşırı sağ ile yan yana görünmek şık bir pozisyon değil, ama pek çok kişi de aşırı solun, amiyane tabirle, ideolojiden kafayı yediğini, daha kibar tabirle körleştiğini kabul edemiyor. Bunun bir benzeri sigara karşıtlığının Türkiye’de Erdoğan’ın şahsi bir davası gibi gözükmesi. Halbuki ideolojilerden bağımsız olarak sigarayla toplu bir mücadele edilmesi gerekiyor. Ama ağızlarından filtresiz sigarayı düşürmeden sosyalizm masalları anlatan ağabey ve bacılarının mitolojik imajlarının etkisiyle, ama en fazla da Erdoğan’la bir konuda aynı düşünceleri paylaşmanın şık görünmeyeceği kaygısıyla, bu konu hiç gündeme gelmiyor. Meyhane masalarında kahrolmaya devam edecekler, çemberin içinde ya da dışında.
Başta radikal solun sigara karşıtlığını sahiplenmesi gerekiyor, sağlığı geçtim en fazla da ideolojik sebeplerden. Zira sigara tüketimi en fazla dev tütün şirketlerinin çıkarına. Yine solun önceliği birey, bireyin refahı olmalı. Bu geniş şemsiyenin bireysel ve kamusal sağlığı da kapsıyor ama
Devletlerden daha fazla büyüyen teknoloji oligarklarına, yapay zekanın yarattığı tehditlere, orta sınıfın yok olmasına, fakirlerin daha da fakirleşmesine herhangi bir çözüm üretemeyen sol da küresel ölçekte saçma sapan kültür savaşlarıyla kendisine yol açmaya çalışıyor.
GÖSTERMELİK DAVALAR
ABD solunun trajedisi trans sporculara sahip çıkması örneğin. Kadın ve erkek arasında fiziksel farklılıklar bilimsel olarak kanıtlanmış olmasına rağmen, cinsiyet değiştiren sporcuların yarattığı haksız rekabet üzerine laf edilemiyor. İnsanların kafasını karıştıran “cinsiyet beyanı” gibi lüzumsuz tartışmaları özgürlük mücadelesi adı atında sahiplenerek hem seçim kaybediyorlar hem de dünyanın ilerlemesine engel oluyorlar. Bir de o kadar talepkâr ve sabırsızlar ki, bu baskı yüzünden ben bile “İris”e sırf inadına “Abdullah Abi” demek istiyorum.
Klima karşıtlığı gibi etik veganlık da herhangi bir bilimsel mantığa dayanmayan, ideolojik ve ahlaki bakış açısının ürünü olarak solcuların sadece bir aksesuar olarak kullandığı bir motif. İnsanın beslenme tercihlerini kendisinin belirlemesine kimse karışamaz elbette. Sağlık veya dini nedenlerle vs. isteyen istediğini yapabilir.
Etik veganlığı bir din gibi benimseyenler bireysel tercihlerini başkalarının hayatını terörize etmek için bir hak gibi görüyorlar.
Hayatı boyunca beş dakika David Attenborough belgeseli izleyen biri doğanın ne kadar vahşi olduğunu hemen görür. Doğa avlanma, rekabet, ölüm ve hayatta kalma mücadelesi üzerine kuruludur. İnsan da bu ekosistemden ayrı bir varlık değildir; milyonlarca yıl hem bitkilerle hem de hayvanlarla beslenerek evrimleştik.
Bu saplantının doğal bir sonucu da abartılı ölçüde hayvan hakları elbette. Yoğurt kabında mama vererek apartman önünde kedi besleyip doğanın dengesini bozan yalnız ve mutsuz kadınlardan sokak köpeklerine abartılı ve çoğu zaman mantıksız bir takıntıyla sahip çıkanlara kadar Türkiye’de bu gündelik hayat terörünü çok sık yaşıyoruz.
EYLEMCİLERİN BİR İMAJ PROBLEMİ VAR
Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Panter Emel bu tarz baskı ve gündelik şiddetin en bilinen yüzüydü ve abartılı eylemleriyle 90’lı yıllarda hayatımızı epey oyaladı / renklendirdi. Hatırlıyorum, yıllar önce sigara konusunun tartışıldığı “Siyaset Meydanı” programında abartılı bir tiryaki olan Okan Bayülgen programın sıkıcı akışından dolayı bir sigara yakmak istediğini söylemişti.
Hayatım boyunca sigara içmedim ve hep nefret ettim ama en bilinen sigara karşıtı Orhan Kural’ı görüp birkaç kere suratına duman üflemeyi hep hayal ettim.
Paralellik kurup Panter Emel’in eylemleriyle hayvanlara katliamı savunmak gibi bir niyetim yok, ama birçok eylemci gibi rahmetli de biraz daha insancıl, biraz daha sempatik olsaydı hayvan hakları konusunu da karikatürize etmezdi sanırım.
Beslenmek için zaten öldürülmüş hayvanlardan giyilen kürklere jilet, boya atmak hangi davaya katkıda bulunabilir? Paha biçilmez sanat eserlerine müzelerde vandalizm uygulamak iklim değişikliği konusunda nasıl bir toplumsal destek sağlayabilir? Son yıllarda bu çevre aktivistlerini gördükçe insanlara istihdam sağlayan fabrikatörler ve Louvre’daki tablolara zarar vermek isteyen birkaç zibidi eylemci arasında pozisyon almakta hiç zorlanmıyor insan.
Solun küresel bir sempati problemi var. Bir davaya hayatını adamak için biraz düşman kazanmak şart. AIDS aktivistlerinden Larry Kramer da insanın aynı masada oturmak istemeyeceği birisiydi. Ancak öfkesi, inadı ve haksızlığa karşı isyanıyla milyonlarca insanın hayatını kurtardı.
Bugün anı etkiyi Greta Thurmberg iklim konusunda yaratabiliyor mu, emin değilim. Çoğunluk Trump’ın söylediği gibi Thurnberg’i dalga geçilecek bir karikatür olarak görüyor, çünkü bilinç yaratmak adına attığı adımlar çoğu zaman somut sonuçlar elde etmektense performatif olarak kalıyor.
Mazlumun hakkını savunması, insanların yaşam standardını yükseltmesi gereken solun Türkiye’deki trajedisi de bu. Türk solunun en iddialı isimlerinden Sera Kadıgil, veya yeteri kadar şehirli / solcu / şık olmayan tam adıyla Saliha Sera Kadıgil Sütlü, yüzünde çirkin durması için özel olarak seçilmiş gözlük çerçeveleri, o çerçevelerin ardından kocaman açtığı ve döndüre döndüre kullandığı gözleriyle bir solcudansa bir solculuk karikatürünü andırıyor. Türk soluna tek katkısı sosyal medyadaki isyanın gazını almak ve etkileşim sağlamak. Sahiplendiği davalardan birinin sokak köpekleri olması tesadüf değil, çünkü sesini en gür çıkartabildiği kullanışlı mesele bu.
Sonra da neden sol kaybediyor, insanlar sağa kayıyor, neden otoriter ama en azından icraat yapan liderleri çoğunluk tercih ediyor, neden işçi sınıfı bile soldansa aşırı sağa kayıyor diye tartışıyoruz. Sadece bizde değil, bütün dünyada sol hayvan haklarından klimaya, göçmen politikalarından gelir adaletsizliğiyle mücadeleye kadar artık elini attığı her konuda istisnasız yanlış pozisyonlar alıyor. Nasıl olur da bir siyasi hareket hep ama hep yanlış karar verir? Bu yüzyılın belki de en önemli sorusu bu.
Bunun bedeli olarak da İngiltere’de Keir Starmer örneğinde olduğu gibi utanç içinde istifa etmek zorunda kalıyor, ya da Türkiye’nin en köklü partisi CHP’de olduğu gibi bir uyduruk koltuk uğruna kendi içinde çöküveriyor. Bu ideolojik körlüğe teslim olup sloganlarla tatmin olanlarsa, yani bizler, daha iyisini hak etmiyoruz aslında.