Epey bir zaman önce bir yerlerde kullanırım diye not ettiğim bir cümle var. Şimdi aklımda değil ama aşağı yukarı şöyle bir şeydi: “Bir ilişkinin başında dinlenen bir şarkı o ilişkinin seyrini ve sonunu da teyit ediyor.” Her şey iyi hoş giderken birlikte geçirdiğimiz iki buçuk senenin fonunda çalan şarkıların aslında hayırlı bir sonuca işaret etmediğini ilişkinin sonunda fark etmiştim. Birbirimizde tamir edilecek bir şeyler varmış (“Fix You”), bir taraf illaki gidecekmiş (“Pişman Olduğun Zaman”), birimizi diğerimizi aslında hiç sevmemişiz (“Gece,” Mor ve Ötesi).
Geçtiğimiz günlerde geçmişimle yeniden bağlantı kurduğumda hatırlattı “Pişman Olduğun Zaman”ı. “Çünkü arabesk ve varoşsun,” diye ekleyerek. Tamamen aklımdan çıkmış, ya da özel olarak belleğimden silmek istemişim. Sonradan hatırladım tabii. Müzik zevkimin ne kadar kötü olduğunu da.
Acaba, dedim kendi kendime, ilişkinin seyri boyunca daha olumlu, neşeli şarkılar seçseydim sonu bir felaketle sonuçlanmayabilir miydi? Bülent Ecevit yapılmış belki de en neşeli şarkılarla Türk merkez solunun yaşayıp yaşayabileceği en büyük zaferi gördü sandıkta.
“Sev Kardeşim” ve “Hayat Bayram Olsa” tek başına seçim kazandırmadı. Türk siyasetinin en bilinen siyasi şarkılarından “Hadi Bakalım”ın uyarlaması da ANAP’a seçim kaybettirdi. Ama yine de şarkı seçimlerimizde, gerek toplumsal gerek bireysel, mistik bir bağ olduğuna inanıyorum. ANAP’a kaybettiren belki de şarkının ritmine kapılıp “Bir acayip zor yarış,” dizesini görmezden gelmeleriydi.
Özgür Özel ve yeni partisinin mitinglerinde bir süredir “Yiğidim Aslanım” çalıyor. Zülfü Livaneli’nin bestesi Türkiye’nin toplumsal belleğinde yer eden sayılı ağıtlardan biri. Elbette solcular tarafından sahipleniliyor ama zaman içinde siyasetin sınırlarını aştığını söylemek de mümkün. Herkesin bir yerine illaki dokunan bir türküdür.
Ama “Yiğidim Aslanım” bir siyasi kampanya şarkısı değil, bir reklam sloganı hiç değil. Adı üstünde ağıt. Ve acılı bir ağıt. Anlamı zamanla bu ülkenin daha iyi bir yerde olması gerektiği için mücadeleyi canlarıyla ödemeyi göze almışları anmaya evrildi. En azından şarkıyı ilk dinleyen Uğur Mumcu’nun yorumu bu şarkının sadece Nazım Hikmet için değil bütün demokrasi şehitleri için önemli olduğuydu. Tarihin trajedisi, o da bu şarkıyla uğurlandı.
Bu gibi ağıtların asli amacı kalabalıkları bir araya getirmek, coşturmak değil. Yaşanan acılara ortak olmayı, daha da önemlisi geçmişten ders alıp gelecekteki yiğit ve aslan delikanlılarımızı (evet, ne yazık ki arkasından ağlananların hepsi erkek) korumamızı öğütler. Türkiye’nin çoğunluğunun bu şarkıyı dinleyip bu mesajı görmezden geldiği ortada.
Benzer pek çok ağıt gibi “Yiğidim Aslanım” da zamanla bağlamından koparıldı, olur olmaz tekrar edildi ve, açıkçası, siyasetçilerin elinde ağırlığını kaybetti. “Ecz.”in bu şarkıyı tercih etmesi de bilinçli değil. Klişelere hapsolmaktan kendisini kurtaramadığı, taşra eczanesinde boş vaktinde gazete sayfalarından solculuk öğrendiği için bu şarkıyı seçmenin bir zorunluluk olduğunu düşünüyor. “Hayat Bayram Olsa” ve muadilleri onun için yeteri kadar “solcu” değil. Önemli olan siyasette dekoru doldurabilmek.
Livaneli şarkının—bir yere varmayacağı belli—mitinglerde kullanılmasına, sık sık kullanılıp ucuzlaştırılmasına isyan ediyor. Haklı bir isyan bu, ama bu isyanı sosyal medya çukurunda çokça eleştiri aldığı için, bu koroyla mücadele edemeyen, görmezden gelemeyen pek çok aklı başında insan gibi açıklama üzerine açıklama yapmaya çalışıyor.
Muhaliflerin şimdiki hedefi eserini gündelik siyasetten korumak isteyen Livaneli. Çünkü “ikinci kurtarıcı” arayışındaki sosyal medya muhalefeti kusurlarına, eksiklerine rağmen, bazen bile bile bazen de görmezden gelerek, projeksiyon yaparak kahramanlaştırdığı birtakım figürlere neredeyse dini bir bağlılık içinde. Laf mı ediyorsun? Bıraksalar idam bile ederler.
Livaneli bu işleri bildiği için mitinglerde daha neşeli şarkılar çalınmasını öneriyor. “Ey Özgürlük” sunduğu seçeneklerden biri. Muhalefetin, adı ne olursa olsun, hangi partide örgütlenirlerse örgütlensin, derdinin hiçbir zaman özgürlük olmadığını görmüyor galiba. Hiçbiri okulda defterine adını yazmak istemiyor özgürlüğün. Özgürlüğü sadece kendileri için istiyor, başkalarının kısıtlanan özgürlük alanlarını, var olma haklarını hiç ama hiç umursamıyorlar. Daha bu hafta gördük. Kendilerine dokunmayan her konudaki sessizliklerinden muhalefet yaparken ne kadar hesaplı ve stratejik oldukları belli.
Dertleri “Ey Özgürlük” olsa bu şarkıyı çalarlardı, ama dertleri kolay yoldan lise mezunu bir müteahhitten Deniz Gezmiş yaratmak. Kimsenin mağduriyetini tartmak istemiyorum ama –doğru ya da değil – yolsuzluk iddiasıyla hapse girmekle 25 yaşına gelmeden idam edilmek, ülkenin en büyük şairiyken vatandaşlıktan atılıp sürgünde ölmek, ya da sabah evden çıktığında bindiğin otomobilin havaya uçması aynı değil.
Şarkının kullanılması ucuz kahramanlık mitolojisi yaratılmasına fayda sağlıyor o kadar. Bu şarkının kullanılmasına itiraz etmek, kendi kafalarındaki ucuz oyunu bozacağı için ortalığı ayağa kaldırmaya kalktılar. Şarkıyı kullanış biçimleri gibi yaptıkları siyaset de performatif.
Herkesin derisi bu saldırıları püskürtecek kadar kalın değil. Bu öyle bir gürültü ki aklı başındaki insanları bile gördükleri çarpıklıklar karşısında suskun kalmaya itiyor. Livaneli bu yalnızlığın, bazen tek başına kalma pahasına kendi bildiğini ve inandığını söylemekten vazgeçmemenin ne kadar önemli olduğunu en iyi bilenlerdendir. Önemli olan suskun kalmak değil, inadına konuşmak. Ne olsa “kardeşin duymaz,” ama bir gün mutlaka “el oğlu duyar.”