Metropolitan Müzesi bugüne kadar sadece iki tasarımcıyı onlar hala hayattayken onurlandırdı. Biri Yves Saint Laurent, diğeri Rei Kawakubo’ydu. İkisi de farklı dönemlerde ve farklı şekillerde giyinme şeklimizi değiştirdi. Saint Laurent kadınlara ilk kez smokin ceketi giydirdi, Kawakubo asimetrinin de bir form olduğunu kanıtladı. Met’in en çok ziyaret edilen bölümü Kostüm Enstitüsü’nün önümüzdeki seneki sergisi üçüncü kez hayattaki bir tasarımcıya ayrılacaktı. John Galliano kendisinden önce solo sergiyle onurlandırılan pek çok başka tasarımcı gibi bu onuru kuşkusuz hak ediyordu. Büyük ihtimalle de herkesten daha çok hak ediyordu.
Birkaç sene önce 10 yıl görev yaptığı Margiela’daki vedası Paris’te küçük bir yer sarsıntısına neden oldu. Gözyaşlarını tutamayanlar Galliano’nun neden bir dev olduğunu final defilesiyle bir kez daha dünyaya gösterdiğini söylüyordu. Bu sefer yer sarsıntısı New York’ta yaşandı ve son gülen Galliano olmadı.
Hikayeyi bilen biliyor, artık moda folklorunun bir parçası oldu çünkü. Paris’in Le Marais bölgesinde moda dünyasından ve moda dünyasının parçası olmak isteyen insanların sık sık uğradığı La Perle’de kafası epey iyi Galliano antisemitik bir tirada başlıyor. Daha akıllı telefonlar bile yokken bu anın görüntüleri uyduruk telefon kamerasıyla yakalanıyor, paylaşılıyor ve sonrası kıyamet. Patronunun Fransa’nın en güçlü Yahudilerinden biri olması işini kolaylaştırmıyor Galliano’nun. Fransızca öğrenmeden her şeye “Çok seviyorum,” demesinden yola çıkarak oluşan “J’adore Dior” sloganıyla özdeşleştiği Dior’dan kovuluyor.
Yıllar içinde ciddi bir imaj rehabilitasyonu için çalışıyor. Yahudi dernekleriyle buluşuyor, özürler diliyor, “ablası” Anna Wintour’un himayesinde kendisini yeniden yaratıyor. Arada, tesadüf mü provokasyon mu bilinmez, ama büyük ihtimalle ikincisi, Paris sokaklarında kafasında Borsalino ve lüle lüle saçları kulağının önünden sarkarken kameralara yakalanıyor. Ama öyle ya da böyle küllerinden doğuyor, Margiela’ya yerleşiyor. Final defilesi de artık moda dünyasının ve Yahudilerin onunla bir sorunu olmadığının teyidi olarak algılanıyor.
YAHUDİ KARŞITLIĞI YAYGINLAŞMIŞKEN
Anna Wintour artık zamanı geldiğini düşünerek Galliano’yu onurlandırmayı teklif etmiş olmalı. Birkaç senedir Amerika’da sadece İsrail karşıtı gösteriler değil, antisemitizm de yükseliyor. Birçok politikacı İsrail lobilerine mesafe koymaya zorlanıyor. Eskiden kişinin ağzına almadan üç beş kere düşünmek zorunda olduğu “soykırım” gibi sözcükler bonkörce havada uçuşuyor. Hitler’e ağıt yakan Kanye West bile yeniden Chicago’da konser verebiliyor.
La Perle’de kafası iyiyken Yahudilere hakaret eden Galliano’yu da affetmek, onurlandırmak için uygun iklim işte. Ama İsrail dışında dünyanın en büyük Yahudi nüfusuna sahip New York “O kadar da kolay değil,” deyip engelledi. Met’in en büyük gelir kaynağı Kostüm Enstitüsü ve serginin açılış gecesi “Met Gala.” Müzeyi yıllardır destekleyen bağışçılar meydan okudu, para vermemekle tehdit etti ve sonunda Galliano mecburen “Çekiliyorum,” dedi.
“Sex and the City” fantezisinin gerçek bir New York olduğunun varsayarsak o gün bugündür herkesin şehirde bu konuyu konuştuğunu söyleyebilirim. Carrie’nin en unutulmaz kıyafetlerinden biri Galliano imzasını taşıyordu zaten.
En önemli Yahudi şehrinde antisemitik bir modacıyı onurlandırmak şuursuzluk mu? Bir PR rezaleti mi? Öngörüsüzlük mü? Yahudi lobisi hala bu kadar etkili mi? Affetmenin ve ileriye bakmanın zamanı gelmedi mi?
MET’İN KAÇIRDIĞI FIRSAT
Galliano, dediğim gibi, modaya katkılarından dolayı onurlandırılmayı hak ediyor. Ama birinin moda dünyasına katılarını onurlandırmak onun karanlık, tartışmalı, yer yer birbiriyle çelişen taraflarını da görmezden gelmeyi gerektirmiyor. Tarihin işlevi bu gibi tartışmalı figürleri olduğu gibi ele almaktır. Üniversiteler dışında bunun en nesnel bir şekilde yapılacağı tek kurumsa müzeler. Ama ne yazık ki Met tarihi bir fırsatı kaçırdı.
Galliano’nun modaya katkılarıyla birlikte neden antisemitik olduğu da pek ala sergi kapsamında incelenebilirdi. New York’taki Yahudi müzesinin bir kısmının antisemitik propagandaya ayrıldığını ekleyeyim. Tıpkı Amsterdam’daki Anne Frank müzesi ya da Yad Vashem gibi. Küratörün görevi bir bakış açısı sunmak sonuçta; elindeki malzemeyi yüceltmek değil, tarihi bir perspektiften yansıtmak.
Eğer her tartışmalı figürü tarihten silmeye kalkarsan bundan sonra hiçbir zaman Leni Riefenstahl sergisi yapılmayacak, Wagner çalınmayacak demek.
Met’in son yıllarda giderek şakaya dönüşen bu moda sergilerini müzenin nasıl olması gerektiğinden ayrı düşünmek gerek herhalde. Tıpkı müzeye para getiren o gala gecesi gibi Kostüm Enstitüsü de zararsız, ısırmayan, parasını verip kendi alamadığı kıyafetlere parasını verip bakma keyfini yaşamak isteyen turistlere hitap ediyor. Daha derinlikli, karmaşık, ziyaretçiyi zorlayan bir sergi Met’in kapsama alanında değil demek ki.
İNSANI SÖMÜREN BİR DÜZEN
Kaçan bir diğer fırsat da Galliano’nun amiyane tabirle neden ve nasıl kafayı yediği. La Perle’deki akşam aslında giderek kaynayan bir tencerenin taşmasıydı. O yıllarda Galliano insanüstü bir çabayla çalışıyor, kendi adını taşıyan markası ve Dior için yılda bilmem kaç tane orijinal koleksiyon üretmek zorunda kalıyor, ancak kimyasal ve alkol takviyeleriyle ayakta kalıp motive olabiliyordu. Herhangi biri için çöküş kaçınılmazdı.
Kimyasal maddelerin beynin nasıl işlediğini, aklımızı ayakta tutan kablolarının yerlerini değiştirdiğini de unutmamak gerek. Bir süre sonra Galliano da belli ki pek çok bağımlı gibi normal ve kabul olabilirle olmayanı ayıramama noktasına gelmiş.
Bu konu o zaman da konuşuldu. Ama biraz konuşuldu ve yeteri kadar üzerinde durulmadı. Moda dünyasına girmek isteyenlerin kapıdan adımını atar atmaz bildiği gibi bu cafcaflı dünyanın arkasında çok ciddi bir emek sömürüsü, köle düzenine benzer bir iş ortamı ve ağır bir psikolojik yıkım var. Stajyerler uykusuz ve parasız ama sürekli güzel görünme baskısıyla çalıştırılıyorlar mesela.
Başarılı olma, sürekli yeni olanı yaratma baskısında olan sadece piramidin en tepesindeki “yaratıcı dahi” değil. Dikişçi, nakışçı, ütücü de benzer baskıyı hissediyor ve genel olarak moda dünyasında yer alıp sağlıklı bir ruh hali ve bedene sahip olmak mümkün değil. Modanın bu karanlık tarafı da bu dünyayı markalar, markaların tasarımcıları ve şaşadan ibaret gören Met’in ilgi alanına girmiyor belli ki. Oysa giydiğimiz kıyafetlerin ardında dolu dolu, bazen acı dolu bir dünya ve görünmez bir dolu insanın emeği var.
MODANIN ALT KATINI ANLATAN OYUN
Met’in yapamadığını geçen sene Londra ve New York’ta sahnelendikten sonra epey ses getiren “Lacrima” adlı bir oyun yapmaya çalışıyor. Önümüzdeki ay İKSV İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında gösterilen oyunun daha iyi zamanlaması olamazdı.
Prensesin düğün kıyafetini dikmekle görevlendirilen / onurlandırılan bir “maison” ve onun başındaki “couturier” ve “atelier”de yaşananlar üzerine bir oyun “Lacrima.” Benim bir önceki cümlemde yaptığım gibi tek bir dilde geçmiyor; yer ve zamana bağlı olarak dört ayrı dilde konuşuluyor. Belki de ilk kez bir modaevinin bize görünmeyen kısımlarına iniyoruz. İniyoruz, demem özellikle çünkü “Lacrima”nın odak noktasında alt kattaki çalışanlar var.
En tepede Galliano tarzı bir dahi video konferansla süreci yönetiyor. Eline makas aldığını görmüyoruz ama klişeleşmiş pek çok moda tasarımcısı gibi fazla cazgır ve küstah. Derdi zaman zaman video konferansla dikimi takip eden prensesi mutlu etmek. Prensesin giysisinin kendisini tarihe geçireceği ya da tarihten sileceği bilecek kadar kurallara hakim.
Alt katta ise koca bir atölye işlerinin getirdiği yoğun tempo, mükemmel kıyafeti yetiştirme ve mükemmel sonuç alma baskısıyla kendi hayatlarında feragat edercesine kumaş ve ipliğe hayat vermeye çalışıyor. Üç saatlik oyunun ilk dakikasından itibaren izleyeni de bu engebeli yaratım sürecinin parçası yapıyor.
DİKİŞTEKİ SAKLI MESAJ
“Lacrima” pek çok ezberle birlikte Galliano gibi yaratıcı dâhilerin, o meşhur İngilizce tabiri çevirirsem, tek başına birer ada olmadıklarını gösteriyor.
Raf Simons’ın modaevindeki kısa macerasını anlatan “Dior and I” belgeselinde atölyedeki tek bir terzinin ne kadar önemli olduğu kameralara yansır: defile öncesi Simons en kıymetli elemanının her an elinin altında olması gerektiğini söylüyor, ama Dior yöneticileri onu yıllık 250 bin dolarlık alışveriş yapan bir müşterilerine özel ‘fitting’ için New York’a gitmesine izin veriyor.
Terziler gelenek gereği adlarının baş harflerini kumaşların katlanan yerlerine işlerler, ama pek azımızın aklına bu gizli mesajlara bakmak gelir. Binlerce dolara kıyafet alanların pek çoğu böyle bir gelenek olduğundan bile habersizdir. “Lacrima” işte bu görünmez insanların dünyasına gözünü çeviriyor. Met Müzesi’nin asla görmeyeceği alt katlara.
Galliano kuşkusuz bir dahi. Bir başkası Galliano olabilseydi olurdu, ama böylesi dâhilerden hayatın her alanında çok sınırlı sayıda var. Ama hiçbir dahi arkasında vizyonunu hayata geçirecek bir ekip olmadan tarihin yönünü değiştiremez. Geçtiğimiz haftalardaki Met tartışmalarından sonra elimizde epey yalnız bir dahi var artık. Alt kattaki dikişçilerden bile daha yalnız.