Üzerinden yeteri kadar vakit geçtiği için geçtiğimiz günlerde sosyal medyada patlayan bir tartışmaya ucundan bulaşabilirim. Bu açıklamayı yapmamın bir nedeni var: Sosyal medyada yaşananların gerçek hayata karşılığı olmadığını biliyorum. Sosyal medyayı hayatın gerçeği sananlara karşı hala geleneksel medyanın – ne kadar hasarlı olsa da – önemine inanıyorum. Bildiğimiz anlamda geleneksel medya çökene kadar da savunacağım.
Aslında bulaşmak istediğim tartışma biraz da bu durumla alakalı. Kısaca özet geçeyim: Gazeteci Cüneyt Özdemir ve Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Berk Esen geçtiğimiz günlerde X’te kapıştılar. Özdemir’in Kürt azınlıkla barış açılımına karşı çıkan Esen’e yönelik “Sen kimsin ya,” diye başlayan eleştirileri epey kıyamet kopardı. Sosyal medya tartışmalarının ömrü kelebeğinkiyle yarıştığı için de pek çoklarına şimdiden eski çağ tarihi gibi geliyor olabilir.
Ama akademi kaplumbağa hızıyla ilerler. Benim için bu tartışma çok daha derinlikle analiz edilmesi gereken unsurlar içeriyor.
CV’SİYLE DÖVÜYOR
Şeffaflık için not: Cüneyt Özdemir’e hayatımı emanet edecek kadar güvenirim, ama epey bir zaman önce farkı yönlere savrulduk ve uzunca bir zamandır da bir araya gelmedik. Esen’i tanımıyorum, X algoritması Tipitip profil fotosuyla yaptığı uzun analizleri zaman zaman önüme getiriyor ama çoğunu okumuyorum. Adının yanında mavi tık olan her kimse otomatik olarak saygım biraz azalıyor. Bio’sundan Sabancı Üniversitesi’nde ders verdiğini biliyorum, bir de geçtiğimiz hafta sosyal medyada çıkan tartışmalardan öğrendiğim kadarıyla Amerika’nın prestijli üniversitelerinde eğitimini tamamlamış.
Dışarıdan bakıldığı kadarıyla bu tartışmayı CV bazında Özdemir kaybetmişe benziyor. En azından sosyal medya ahalisi Özdemir’i Esen’in epey yaldızlı CV’siyle dövüyor. “Sen kimsin?” mi dedi, al işte kimsin sorusuna resume’li yanıt.
CV fetişizmine kapılanlar için bir hatırlatma yapmam şart: Türkiye tarihinin en entelektüel başbakanının üniversite diploması yoktu. Türkiye ekonomisini krize sürükleyen tarihin en kötü başbakanı ise ülkenin en önemli üniversitesinde profesördü. Urfa’da Oxford meselesini bırakın, günümüzde Oxbridge üniversiteleri bile yetersiz kadrolara teslim oluyor. Meraklısı Jason Arday skandalını araştırabilir.
AKADEMİSYEN Mİ GAZETECİ Mİ
CV’siyle Özdemir’i dövdüğü varsayılan Esen’in onunla aynı kulvarda yer alma hevesi. Özdemir sonuçta YouTube’da yayın yapıyor. Mecranın medyanın kendisi olduğu iletişim kültüründe platform dili dikte ediyor. İzlenmek, algoritmada öne çıkmak, kendinden söz ettirmek için belli numaralar ve daha lakayt, gündelik bir dil şart. Özdemir oyunu kuralına göre oynuyor ve bu oyunu belki de en iyi bilenlerden biri. Dakikalarla ölçülen günümüz medya döngüsünde en kısa sürede en etkili sonucu almayı hedefliyor. Eminim bu karşılıklı polemikleri bir akademi kürsüsünde olsaydı farklı bir dil kullanırdı.
Bir akademisyen mesleği ve tercih ettiği yol gereği bu dünyanın, bu sistemin çok dışında olmalı. Akademik kariyer yoluna girenlerin karşısına illaki “Araştırma neden yapılır,” sorusunu çıkmıştır. Çok gizli bir yanıtı yok bu sorunun. Pek çoklarına afaki, abartılı, hamasi gelse de akademik araştırma insanlığın ilerlemesi için yapılır. Bu işe kalkışanlar tarihe not düşmenin, katkıda bulunmanın yalnız, yorucu, bezdirici ve sıkıcı bir süreç olduğunu da bilir. Bazen bir tek doğru bilginin teyidi için seneler arşivlerde harcanabilir.
Birbiriyle çelişen bu iki dünyadan hangisinde var olacağına kişinin yol yakınken karar vermesi de tavsiye olunur.
Serdar Turgut gibi – doktoralı – dostlarım sürekli kafama vuruyor, ama buna rağmen tezimi bitirmeden akademiden ayrılmamın bir nedeni üniversitelerde şişen akademik kadroların arasına kendimi bir türlü ait hissetmememdi. Amerikan üniversitelerinde ömür boyu iş garantisi (tenure) insanlığa katkıda bulunmaktan çoktan vazgeçmiş, otomatiğe bağlamış, “Yapamayan öğretir,” ezberini doğrulayacak şişkin kadrolarla doluydu. Aralarında akademik eğitime inanmış birkaç profesör illaki vardı, ama onları bulmak için iğneyle kuyu kazmak gerekiyordu.
Bir sabah okulun koridorunda yürürken beyaz permalı saçlarıyla odalarında çalışan öğretim üyelerini gördüğümde “Golden Girls” dizisinin içinde hissettim. İşin daha da acıklı tarafı, alttan gelen ve “tenure” peşindeki kadroların da amacı insanlığa katkı sağlamak değil, kendi markalarını ilerletmek, bir başka deyişle şöhret olmaktı.
Amerika’nın en prestijli üniversitelerindeki vasat beyinleri görüp “Benim burada ne işim var,” diyerek terk eden Yalçın Küçük’ün “Ün ilkellerin ve gecekondu kızlarının tutkusudur,” lafını tam buraya yapıştırayım.
DEV HOCALARIN SINIFLARI
Akademisyenin şöhret hastalığı yeni değil. Televizyonlara çıkmaya, gazetelerde köşe yazmaya, hatta İlber Ortaylı’nın tutulduğu hastalık gibi sosyal medyada fenomen olmaya bayılır çoğu. Bu tuzağa çok çabuk düşenler var. 10 tane prestijli yüksek lisans derecesi Vedat Milor’u bir dikey video’ya aldığı alkış kadar tatmin etmiyor.
Ama hiçbiri, söz gelimi benim yaptığım gibi, o karar verme anı geldiğinde yollarını çizemiyor: Şöhretli bir kamusal aydın mı olmak istiyorsun yoksa akademide kalıp araştırma yapmak m?
İkisi illaki birbirinden bağımsız değil. Francis Fukuyama, Noam Chomsky, Albert Einstein vs. say say bitmez pek çok aydın hem uluslararası şöhret oldu hem de tarihin yönünü değiştirdi. Kötü bir haberim var: Akademide panda kadrosu çok sınırlı ve herkese nasip olmuyor.
Ben şanslı olanlardanım, Özdemir gibi. İkimiz de farklı okullardan farklı zamanlarda mezun olduk ama hayatını akademiye adamış, şöhreti küçümseyen ve parıltılı bir beyin bulduğunda onu bir toprak gibi işleyen dev hocaların sınıflarından çıktık. Meslek ustam Tuğrul Eryılmaz’ın beni belki de tek kıskandığı nokta ikimize de ders vermiş Mete Tunçay’ın onlarca yıllık kariyerindeki belki de üç 100 notundan birini bana layık görmesiydi.
Cüneyt Özdemir ise Ankara İletişim’de Nermin Abadan Unat gibi bir devin öğrencisiydi. İletişim alanında bir başka dev olan Bülent Çaplı’nın da en parlak öğrencilerinden biriydi, zaten akıl hocası hep Çaplı oldu.
Bülent Çaplı’ya yıllar içinde medyada kalması için bol sıfırlı paralar teklif edildi. Her seferinde akademiyi tercih etti. Cüneyt Özdemir’in hala yakın ilişkide bulunduğu hocasının bu tavrından hep çok etkilendiğini biliyorum. Çaplı ve çapsız arasındaki farkı ta o zamanlar öğrendiğini de.
Bu detayları anlatmamın bir nedeni de var: ikimiz de geldiğimiz yer dolayısıyla iyi bir hocayla vasat bir akademisyen arasındaki farkı ayırt edebilecek kadar kürsü tozu yuttuk. “Sen kimsin ya,” öyle alelade sarf edilmiş bir laf değil.
MAVİ TIK SİMGESİ
Berk Esen’in trajedisi de çok belirgin. Belli ki şöhret olmak istiyor, belli ki akademide yer almak ona yetmiyor. İyi bir özgeçmiş, hatta iyi bir üniversitede kadro illaki akademik yeterliliğin tek başına garantisi değil. Bir sürü iyi okul var, bir sürü mezun var, bu isimlerin de bir yerlerde iş bulması gerekiyor. Ben de çok iyi okullarda bulundum ve her öğrencinin parlak bir beyin olmadığına tanıklık edebilirim. Aynısı belki benim için de söylenebilir, ama en azından ben birkaç kafa karışıklığı hamlesinden sonra yolumu çizdim.
Esen’i ciddiye alamamamın çok temel bir nedeni var: Mavi tık. O yazdığı uzun analizleri paylaşmak için üzerine para veriyor. Görüşleri demek ki o kadar kıymetsiz ki misal T24 bile kullanmıyor, üzerine para vererek yayabiliyor ancak. Vaktini akademik makalelere ya da gazete yazılarına harcamıyor belli ki. Yeni bir terminoloji yaratmış değil, çığır açan tezleri yok, insanlığın ilerlemesine akademik katkısı sıfır. Onun yerine vaktini porno, mizah, yalan, yapay zeka dolu bir çukurda adını duyurmaya çalışmakla harcıyor. Tekrar altını çizeyim: üzerine para veriyor.
İşin trajik tarafı genç beyinleri anne-babalar Sabancı gibi prestiji bir üniversitede milyonlarca liraya bunun gibi akademisyenlere teslim ediyorlar. Şöhret hastalığına tutulan bir başka Sabancı öğretim üyesi Özgür Demirtaş örneğinde olduğu gibi bu akademisyenler daha çok Elon Musk’a çalışıyor.
Gerçek kamusal alan sosyal medya olduğu için buralarda sesini duyurmak da insanlığa katkı, gibi uyduruk bir savunma yapılabilir elbette. Ama birisi tutmayan ekonomik öngörülerini parayla satıp zengin olmaya çalışırken, diğeri, yani Esen, bu platformu Türkiye’deki muhalefet hareketinin yetersiz lokomotifini (diploması tartışmalı müteahhit, taşra eczanesinin kalfası vs.) dikkatini çekmek için kullanıyor. Danışmanlık, belki ileride bakanlık vs. Bir şey koparmak için. Niyetlerini de bu kadar belli ediyorlar. Türkiye’deki muhalefet tam da o kadar vasat olduğu için sadece CV’ye bakarak bu isimleri yüceltiyor. Hiç kimsenin de aklına bu adam nitelikli biri olsa muhalefete çalışacak kadar vakti olur muydu sorusu gelmiyor.
O yüzden Cüneyt Özdemir’in “Sen kimsin ya,” çıkışına, muhalefeti ele geçirmek isteyen bu ortalama beyinlere karşı açtığı savaşı anlayabiliyorum. Yüksek öğretim bu gibi vasat akademisyenler yüzünden krizde, bu gibi yetersiz kadrolar yüzünden üniversite diploması neredeyse lise mezuniyetine eşit.