Bugün FETÖ’nün televizyonlara da operasyon yaptığı, hem rating’leri manipüle ettiği, hem de dizilerle halkın algısını değiştirmeye çalıştığı biliniyor. Tam olarak bilinmeyen, FETÖ’nün televizyon dünyasına nasıl sızdığı. Kimleri nasıl tehdit ettiği, elinde ne gibi bir tehdit külliyatı oluşturduğu, yasadışı yöntemlerle kimlerin telefonunu dinlediği, yazışmalarını takip ettiği. Soruşturmalar sürdükçe bunların bir kısmı ortaya çıktı, bir kısmıysa dönemin tanıkları ve mağdurları konuşmadıkça belki de hiçbir zaman bilinmeyecek.
Soğan soyuluyor, soyuldukça yeni bilgiler çıkıyor. Zamanında televizyon ve gazetelerin haber merkezlerinde operasyon yapan FETÖ’cülerin, ekranın bir başka kesimini daha gözüne kestirdiğini şimdi öğreniyorum. Televizyon dünyasında çok iyi tanınan, Türkiye’nin ilk telif hakları ajansı ONK’u yöneten Mehmet N. Karaca yeni yayımlanan “Kayıttayız!” adlı kitabında başından geçen bir şantaj öyküsünü anlatıyor.
Özel televizyonların kuruluş aşamasında yer alan Karaca’nın önce blog halinde yayımladığı anılarından burada daha önce bahsetmiştim. Şimdi bu anılar daha genişletilerek kitap hali getirildi. Kitapta daha önce blog’da bahsetmediği bu şantaj olayı da yer alıyor.
Olayın başı aslında 1973’ten beri Karaca’nın temsilcisi olduğu Sony Pictures’a dayanıyor. Karaca’nın televizyon dünyasına girmesi de Sony’nin dizi ve film gibi içeriklerini televizyon kanallarına lisanslamasıyla başlıyor zaten.
Karaca ve Sony’nin ilişkileri genellikle sorunsuz ilerliyor. Ta ki Digiturk bünyesinde kurulan TürkMax kanalının başına Karaca getirilene kadar. O zamanlar ana akım kanallara alternatif olacak düşük bütçeli bir yerli kanal yaratmak için çalışıyorlardı. 2006 gibi, FETÖ’nün iyice güçlendiği ve ahtapot gibi yayılmaya başladığı dönem.
Yaşananlar için “Bu kitapta yer verip vermeme konusunda tereddüt etmedim desem yalan olur,” diye yazıyor Karaca. Sony o dönem Türkiye, Yunanistan ve İsrail pazarlarına bakacak bir yönetici arıyor, Londra’daki merkezde çalışmak için Türkiye’den de bazı başvurular alınıyor. İçlerinden Calinos adlı şirketin sahibi Fırat Gülgen’le çalışan Ebru diye birini seçiyorlar. “Sony’nin alışılagelmiş yönetici kriterlerine pek uymadığı izlenimini edinmiştim,” diye hatırlıyor Karaca soyadını vermediği “Ebru” isimli yöneticiyi.
Karaca bir süre sonra Ebru adlı kişinin asıl hedefinin Sony’nin temsilciliğini Fırat Gülgen’in şirketine kaydırmak olduğunu anlıyor. Ancak bu olay başlamadan bitiyor, zira Gülgen bir şekilde Londra’da Ebru’nun Sony’nin bir yöneticisiyle aşk yaşadığını öğreniyor. “Fırat Gülgen ile Ebru Hanım arasında nasıl bir ilişki söz konusuydu pek net değildi,” diye yazıyor.
Dedikoduların yayılması üzerine Gülgen ayrıntıları anlatmak için TürkMax’ta Karaca’nın ofisine gidiyor, anlatıyor da anlatıyor. “Bu kadar ayrıntıyı bilebilmek için birini resmen takip ettirmeniz gerekirdi,” diye yazıyor Karaca. Ancak tam o sırada Karaca’nın Sony’le olan kontratının bir kopyasının da Gülgen’de olduğunu anlıyor, çünkü Gülgen bu sözleşmenin en ince detaylarına kadar hakim. “Herhalde Mehmet Karaca çok uzun yıllardır temsilcilik yapıyor, bunları Sony’e aktarır, Sony de Ebru’yla ilgili gerekiyorsa yapar diye düşündü,” yazıyor Karaca. “Elbette hiçbir girişimde bulunmadım.”
Konu orada kapanmıyor. Bir süre sonra hiç tanımadığı biri Karaca’yı arıyor. Gülgen’in eşinin bir akrabası, kendisini tanıtıyor ve görüşmek istediğini söylüyor. Konunun Ebru ve Fırat’la ilgili olduğunu anlayan Karaca başından savmaya çalışsa da görüşmeye ikna oluyor.
Kitapta anlattığı gibi aktarıyorum. İki kişi ofisine geliyor, dizüstü bilgisayarı açıyorlar ve bazı özel telefon görüşmelerini dinletiyorlar. Bu görüşmelerin çoğu Ebru’ya ait, hatta Karaca’nın günlük iş rutinine dair bazı görüşmeleri de yer alıyordu. Tabii Fırat Gürgen’le Ebru’nun konuşmaları da.
“Ofisime gelen bu kimseler o zamanların masumane tanımlamasıyla meşhur cemaattendiler,” diyor Karaca, bugünkü adıyla FETÖ’yü kastederek. “Belli ki dertleri Fırat ile Ebru’nun ilişkisi olduğunu, Ebru’nun aslında Fırat için çalışmakta olduğunu bana anlatmak, Ebru’yu Sony’den kovdurmaktı.” Mesele sırf bu değildi tabii ki. Karacada kendi arkasından da birtakım işler çevrildiğini anlıyor ve ne yapması gerektiğini düşünüyor.
“[Sony’nin başkan yardımcısı] John McMahon’ı aramaya karar verdim,” diye devam ediyor. “John beni çok uzun zamandır tanıyordu ve ayrıca hukukçuydu. (…) Bir bir olan biteni anlattım. (…) Londra’da neler oldu, neler konuşuldu bilmiyorum; Ebru’ya buradan bir tehdit, bir şantaj bir şey yapıldı mı ondan da haberim yo ama birden Ebru izin alıp yanlış hatırlamıyorsam annem ve babam hasta diyerek Türkiye’ye kaçtı ve o izinden hiçbir zaman Londra’ya dönmedi. Ebru’yu bir daha hiç görmedim. Fırat’la da yolum kesişmesin diye hep özen gösterdim.”
Karaca dışında bu isimlerin hiçbirini tanımıyorum. Ebru kim, bulamadım. Fırat Gülgen ise Calinos Entertainment şirketinin sitesinde şirketini 1999’da Los Angeles’ta kurduğunu yazıyor. “2001 yılına kadar Türki Cumhuriyetlere telenovela sattı. Ardından Calinos Entertainment’ın genel merkezini Türkiye’ye taşıdı ve Türk dizilerinin yurt dışında distribütörlüğünü yapmaya başladı. Calinos Entertainment dünya çapında Türkçe içerik dağıtan ilk şirket oldu,” diye devam ediyor özgeçmişi.
Şirket belli ki zamanla eğlence dünyasıyla yetinmemiş zira dizi ve televizyon işlerinin dışında faaliyetlerine “tarım & hayvancılık yatırımları, madencilik ve yenilenebilir enerji alanındaki çalışmalarla yurtiçi ve yurtdışında 20’den fazla şirketi bünyesinde barındırarak devam etmektedir,” diye belirtiyor.
Calinos’un yönetiminde epeydir adını duymadığım bir isim, Yeni Şafak’ın eski genel yayın yönetmeni Selahattin Sadıkoğlu’nu görünce şaşırdım. Muhafazakar mahallenin Selahattin Abi’si olarak bilinen Sadıkoğlu’nun da epey tartışmalı bir şekilde medyadan tasfiye edilmesinden sonra izini böylece bulmuş oldum.
Mehmet N. Karaca, “Kayıttayız!: 1980’lerden Bugüne Kameranın Önü, Arkası ve Daha Fazlası,” 2026: Masa Kitap, 246 sayfa.