1980’li yıllarda “video oyun salonları”nı kültürel yozlaşmanın simgesi olarak gören çok insan vardı. Oysa bu mekânlar, “Pixels” filminin ana karakterleri için nostaljik bir anlam taşıyor. Sam Brenner (Adam Sandler) “O yıllarda çocuklar, evlerde tek başlarına değil, salonlarda sosyalleşerek oyun oynarlardı” diyor filmin bir yerinde. Ancak filmin video oyunlarını savunduğunu iddia etmek, öykünün asıl damarını kaçırmak anlamına geliyor. 1980’lerde geçen ilk bölümde de gördüğümüz gibi video oyun salonları; arkadaş bulmakta zorlanan çocukların yıldızlaştığı, özgüven kazanabildikleri yerler. Ne var ki, oradaki başarının da uzun vadede işe yaradığı söylenemez. İçlerinde Beyaz Saray’a kadar yükselen Cooper (Kevin James) bile, zekâsı ve kültürüyle dalga geçilen, sürekli puanı düşen bir ABD Başkanı. Mütevazı bir işi olan Sam, Violet (Michelle Monaghan) gibi havalı bir kadını nasıl tavlayacağını düşünüyor. Eddie (Peter Dinklage) içeri düşmüş bir deha; Ludlow (Josh Gad) ise hâlâ bir baltaya sap olamamış durumda... “Pixels” oyun salonlarında yıldız olan ama gerçek hayatta kaybedenlerin öyküsü. Güldürüyor, eğlendiriyor ama belirli bir hüznü de barındırıyor.

KAHRAMAN OLMAK İSTEYEN ÇOCUKLAR

Filmin “Dört video salonu çocuğu, nasıl ulusal kahraman haline gelebilir?” sorusuna verilmiş zorlama bir yanıt olduğu da öne sürülebilir. Düşünsenize, 1980’li yıllarda uzaya gönderilen televizyon yayını sinyallerini alan bir uygarlık, video oyunlarını kendilerine karşı tehdit olarak algılayacak ve gezegenimize savaş açacak. “Bizim çocuklar” da artık kimsenin önemsemediği yeteneklerini kullanarak dünyayı kurtaracaklar! Film bu yanıyla kahraman olmak isteyen bir çocuğun kurduğu düşü andırıyor. Uzaylıların dünyaya 1980’li yılların video oyunlarıyla saldırması ve dokunduğu her şeyi pikselleştirip parçalara ayıran bir silah teknolojisine sahip olmaları tesadüf değil. Tüm bunlara, saatlerce bilgisayar oyunlarının başından kalkmayan birinin kâbusu olarak bakmak mümkün.

ERGENLİK FANTEZİLERİNİ YANSITIYOR

Öte yandan, “Pixels”in dört kahramanımızın da bilinçdışındaki ergenlik fantezilerini yansıttığı söylenebilir. Çünkü ABD Başkanı dahil “dört kaybedenimizin” de gerçek hayatta kahraman olmasının, güzel ve ünlü kadınları tavlayabilmesinin, hayallerine ulaşabilmesinin başka yolu yok. En anlamlısı ise galiba Ludlow’un fantezisi; yani bilgisayarla bütünleşmenin ötesine geçip onunla çiftleşmek. Ancak tüm bunlar “Pixels”in düşünsel yanı ağır basan bir film olduğu anlamına gelmesin. Çocuklar için yazılmış televizyon dizileri kıvamında hafif bir film bekliyor sizi. Yazarlar ciddiyetten hoşlanan günümüz gençleri yerine çocukları ve 1980’leri özleyen yetişkinleri hedef kitle olarak seçmişler.

80’LERİN POPÜLER FİLM ESTETİĞİ

1980’ler sinemasına damgasını vuran Chris Columbus, kuşkusuz yönetmen olarak doğru bir isim. “80’lerin bilgisayar teknolojisinin gerçek hayata sızmasını” parlak buluşlarla beyazperdeye yansıtan Columbus, sadece video oyunlarının görselliğini değil, başta “Gremlinler” ve “Hayalet Avcıları” olmak üzere 1980’lerin popüler film estetiğini de kullanıyor. Sonuç olarak, Patrick Jean’ın aynı adlı 2010 tarihli kısa filminden sinemaya uyarlanan “Pixels” hafif bir eğlencelik de olsa bence video oyunları üzerine çekilmiş en ilginç filmlerden biri.

Atlas yolculuğu

DAĞLARIN arasında tek derslikli bir okul ve bir öğretmen. Tanıdık bir imge. Ancak Albert Camus’nün “L’Hote” adlı kısa hikâyesinden sinemaya uyarlanan “İnsanlıktan Uzakta” (Loin des hommes) bildiğimiz “köy öğretmeni” filmlerinden değil. Cezayir’de iç savaş sırasında Atlas Dağları’nda geçen bir yolculuk filmi. İspanyol kökenli öğretmen Daru (Viggo Mortensen), Fransızların kendisine zorla teslim ettiği cinayet zanlısı Cezayirli Mohamed’i (Reda Kateb) serbest bırakmak ister. Mohamed ise kan davasının bitmesi için garnizona teslim olması gerektiğine inanır. Bunun üzerine Daru, kendi hayatını tehlikeye atma pahasına Mohamed ile yola çıkar. Çevrelerindeki dünyada ise inanmaya değer hiçbir şey yoktur; savaş ve şiddet her şeye hükmeder. Daru şiddetin bir parçası olmaktan kaçamasa da her şeye rağmen Mohamed’e eşiti gibi davranır ve yardım etmekten vazgeçmez.

İNCELİKLERE SAHİP NİTELİKLİ BİR FİLM

Filmin ana fikri de bu “her şeye rağmen” meselesinde düğümleniyor. Albert Camus’nün en zor koşullarda dahi görevini yerine getirmeye, doğru olanı yapmaya çalışan karakterlere özel bir ilgisi olduğunu düşünürsek “İnsanlıktan Uzakta”nın meselesi biraz daha netleşiyor. Ancak yönetmen David Oelhoffen’in vicdan ve merhameti ele alırken Camus’nün tedirgin edici dünyasından ziyade insancıl bir dostluk öyküsüne meylettiğini düşünüyorum. Filmin başındaki ilk derste yazının tarihinden söz eden öğretmen Daru’nun son derste Atlas Dağları’nı anlatması ise çocukların dikkatini salt gerçekliğe çekme çabası olarak görülebilir. “İnsanlıktan Uzakta”, bir başyapıt olmasa da, iyi çekilmiş, iyi oynanmış, inceliklere sahip nitelikli bir film.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!