Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        (UYARI: Yazıdaki bazı yorumlar, filmdeki ana karakterin değişim süreciyle ilgili bazı bilgiler içerir.)

        Yaklaşık bir yıl önce ilk kez Cannes Film Festivali’nde seyircilerle buluşan ‘Olga’, Ukrayna’da 2013 yılının kasım ayındaki hükümet karşıtı protesto gösterilerinin öncesi ve sonrasında yaşananlar üzerinden hayali bir hikâye anlatıyor. Ana karakterimiz 15 yaşındaki Ukraynalı jimnastikçi Olga (Anastasiia Budiashkina)… Öyküyü baştan sona onun cephesinden takip ediyoruz.

        ‘Olga’ spor filmi gibi açılıyor. Ama kısa süre içinde siyasi yanları ağır basan tarihi bir öykünün içinde olduğumuzu anlıyoruz. Spor filmi olarak baktığımızda, önüne koyduğu hedeflere ulaşmak için elinden geleni yapmaya hazır hırslı bir jimnastikçinin hikâyesini seyrediyoruz. Filmin ilk sahnesinde Olga ve jimnastikçi arkadaşlarını ‘oyun tadında antrenman’ yaparken, erkeklere meydan okurken görüyoruz. Olga çocuklukla gençlik arasında gidip gelen güçlü bir karakter. Ukrayna’da mütevazi koşullara sahip spor salonunda arkadaşıyla çalışırken takımın en iyilerinden biri olduğunu tahmin etmek zor değil. Özellikle asimetrik paralelde harika; antrenörünün söylediği gibi tek eksiği Jaeger hareketi…

        REKLAM

        Gelecek vadeden çok yetenekli bir sporcu olan Olga’nın kişisel hayatındaki yegâne sorunu ise annesinin ona çok zaman ayıramaması… İşte tam da burada, filmin politik yanları belirmeye başlıyor. Çünkü Olga’nın annesi dönemin Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç aleyhinde haberler yapma cesareti gösteren, sürekli tehditler alan muhalif bir gazeteci.

        Anne ve kızın otomobille giderken uğradıkları saldırının ardından gelen sahnelerde Olga’yı, Fransızca konuşulan bir Avrupa ülkesinde bir dağ evine yerleşirken görüyoruz. İlk başta neler olduğunu kestirmekte zorluk çeksek de film ilerledikçe her şey yerli yerine oturuyor. Annesinin, saldırı sonrasında Olga’yı, yıllar önce kaybettiği babasının ülkesi olan İsviçre’ye gönderdiğini anlıyoruz. Fransızcası hiç de fena olmayan Olga, İsviçre Ulusal Jimnastik Takımı’yla antrenmanlara çıkıyor ve daha ilk günün sabahından kendini tümüyle spora adamak istiyor. Annesi ise İsviçre’ye gelmek yerine Ukrayna’da kalmayı ve siyasi mücadelesini sürdürmeyi tercih ediyor.

        Filmin kalbindeki mesele, tam da burada düğümleniyor. Okula, takıma uyum sağlamakta zorlanan Olga, İsviçre’de kendini yalnız hissediyor ve doğal olarak annesinin yakın ilgisini, şefkatini arıyor. Annesinin aklının hep Ukrayna’daki özgürlük mücadelesinde olması, onu giderek daha çok rahatsız ediyor. AB karşıtı Rusya yanlısı hükümeti protesto eden meydan gösterilerinin büyümesi ve polisin sertleşmesi üzerine Olga bu kez, mücadelenin ön saflarında yer alan annesi için kaygılanmaya başlıyor. Ukrayna’da olup bitenler sportif performansını da kaçınılmaz olarak etkiliyor. Bir süre sonra, Olga’nın Ukrayna’daki direnişle kurduğu duygusal bağ, onu değiştirmeye başlıyor. Öyle ki, Ukrayna’ya dönüp mücadeleye katılmayı dahi düşünüyor.

        Finalde her şeyin, Olga’nın yaşadığı karakter değişimiyle ilgili olduğunu anlıyoruz. Olga, başlarda bireyciliğe inanan bir sporcu. Öncelikli hedefi, branşında zirveye çıkmak… Ülkesinde olup bitenler ve annesinin verdiği savaş, onu çok ilgilendirmiyor. Annesini anlamakta zorlanıyor. Ukrayna ile arasında güçlü bir bağ hissetmediği için İsviçre vatandaşlığına geçmekte sorun görmüyor. Olga’nın bireyciliği, takımla uyum sağlamasını da engelliyor. Antrenörünün uyarılarına rağmen, kendine zarar verme pahasına ısrarla tek başına Jaeger hareketini çalışması, bireyciliğini yansıtan bir tavır. Özetle filmin ilk yarısında rekabete, çalışmaya ve sadece kendine inanan biri Olga.

        Buna karşılık, annesi ve diğer Ukraynalı muhaliflerin verdiği mücadele, rekabet değil, dayanışma üzerinden şekilleniyor. Bireysel hedeflerin yerini özgürlük ideali alıyor. Bireyin kurtuluşu değil, ülkenin geleceği için verilen mücadele öne çıkıyor. Annesi özverili devrimciliği, Olga ise bireyciliği temsil ediyor. Ama tarihe ‘Euromaidan’ gösterileri diye geçen süreç, İsviçre’deki Olga’nın bireyciliğini kırıyor.

        Olga’daki ilk değişim işaretlerini takım içindeki davranışlarında görüyoruz. Antrenörünün dediklerini yapmaya başlıyor ve takımın bir parçası olmayı öğreniyor.

        Olga’nın siyasi bilinç kazanması ve yurt sevgisinin etkisi altına girmesine dayanan bu değişim süreci, filmin politik tavrının açık bir göstergesi. İşte bu yüzden, ‘Olga’nın Ukrayna’nın bağımsızlık sürecinde ajitasyon ve propaganda niteliği taşıyan bir film olduğu dahi söylenebilir. Ama kendi adıma filmin bu yönünü dramatik açıdan çok sağlam bulmadım. Çünkü Olga’nın değişiminin siyasi bilinç kazanmak kadar İsviçre’de yalnız kalmaktan kaynaklandığını düşünebiliriz. Olga’yı fikirlerden ziyade annesi ve arkadaşı Saha’nın (Sabrina Rubtsova) eylemci kişilikleri, fedakarlıkları değiştiriyor. Filmin bireyciliği mahkûm edebildiğini söylemek zor. Kaldı ki, anne desteği olmadan bireyciliğini sürdürme şansı olmayan 15 yaşında bir kız çocuğundan söz ediyoruz. O yaşta, hemen İsviçreli akrabaları gibi düşünmeye başlaması ve sadece sportif başarıya odaklanması mümkün değil.

        Keşke, film bireycilik karşıtı mesaj veren öğretici havasını bir yana bıraksa ve yanıtlar vermekten ziyade sorular sormakla yetinseydi. Kaldı ki, Olga politik bilinç kazanana kadar alttan alta bir tartışma sürdüren ve seyircileri ikilemler arasında bırakan bir film seyrediyoruz. Çünkü yanıt vermesi hiç kolay olmayan bir sorusu var filmin: Olga gibi olimpiyatlarda altın madalya alabilecek harika bir çocuğun annesinin üstüne düşen asli görev nedir? 15 yaşındaki kızıyla ilgilenmek için İsviçre’ye yerleşmesi mi, yoksa Ukrayna’da kalıp ülkenin geleceği için mücadele etmesi mi? Tek doğru yanıtı olmayan bir soru bu… Annelik ve devrimcilik arasında gidip gelen bu ikileme Olga’nın cephesinden bakıyor olmamız da filmin güçlü yanlarından biri. Ama ikinci yarısında ‘Olga’, bir siyasi bilinçlenme filmine dönüşünce soru ve ikilemin çok anlamı kalmıyor. Sportif başarı, bireysel kurtuluş, annelik ve sporculuk bir yana bırakılıyor. Ukrayna’nın özgürlüğü her şeyin önüne geçiyor.

        REKLAM

        1994 Fransa doğumlu yönetmen Elie Grappe ilk uzun filminde anlatım olarak, detaylara çok hâkim, akıcı ve sağlam bir iş koyuyor ortaya. Kiev caddelerindeki otomobilli saldırı sahnesi başta olmak üzere zor çekimlerin altından kalkıyor. Hikâyeyi Olga’nın gözünden anlatma ilkesinden pek vazgeçmiyor. Özellikle Avrupa Jimnastik Şampiyonası’ndaki çekimlerde sadece spor filminin gereklerini yerine getirmiyor, aklı Ukrayna’da olan ve sportif başarı dahil artık her şeyi sorgulamaya başlayan Olga’nın psikolojisini ve performansını da çok iyi anlatıyor. Olga’nın kafasındaki tüm düşünceleri bir yana bırakıp sadece asimetrik paralele odaklandığı sahnede dış sesi kesmesi, iyi bir sonuç veriyor. Filmin ruhunu en iyi yansıtan sahne ise Olga ile Ukraynalı arkadaşı Saha’nın akıllı telefonlarından Euromaidan gösterilerini seyrederken spor salonunun yavaş miks geçişle Kiev’deki kalabalık meydana dönüşmesi…

        ‘Olga’nın film boyunca karşımıza çıkmayan sıcak ve huzur verici bir renk paleti içinde resmedilen Ukrayna görüntüleriyle bitmesini unutmayalım. Hikâyesini resimlerle anlatma konusunda iyi iş çıkarıyor Grappe.

        Öte yandan, finaldeki özgür Ukrayna imgesi ne yazık ki bizi rahatlatamıyor. Sonuçta, Rusya’nın Ukrayna işgali başlamadan çok önce yazılıp çekilmiş bir film seyrediyoruz. Film sona erdiğinde Olga ve kuşağı için bağımsızlık mücadelesinin henüz bitmediğini bilmek üzücü ve hüzün verici…

        Başta Olga’yı canlandıran Anastasiia Budiashkina olmak üzere yönetmen Grappe’nin filmde Sabrina Rubtsova, Caterina Barloggio, Thea Brogli gibi kendi alanlarında ünlü, başarılı jimnastikçilerle çalıştığını ve hepsinden çok iyi performanslar aldığını belirtelim.

        6.5/10

        Diğer Yazılar