Ulusal veya küresel bir meseleyi değerlendirirken, (varsa) angajmanlarından kurtularak konuyu ele alanlar sağlıklı sonuçlara daha kolay ulaşırlar. Çok alim, arif, zeki, birikimli hatta tecrübeli olsanız dahi şayet bunu başaramıyorsanız günün sonunda sadece angajmanlarınızın bile, yanılma payınızı nasıl artırdığını görürsünüz.

Duru bir akılla düşünüp, sorunu anlamaya ve gerçek çözümler üretmeye yatkın insanlar krizleri daha kolay kavrar ve atlatırlar.

Bir süredir Ankara kulislerinde Erdoğan – Babacan görüşmesine ilişkin bazı detaylar paylaşılıyordu.

Hafta sonu hızlı bir Ankara turu yapıp döndüm. Dün Eski Meclis Başkanı ve Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Bülent Arınç’la da Habertürk ekranlarında özel bir mülakat gerçekleştirdik.

Kendisi yayına girerken özellikle Cumhurbaşkanlığındaki vazifesini zikretmeden, açıklamalarını eski Meclis Başkanı veya eski Başbakan Yardımcısı ve "Bülent Arınç" olarak yapacağını ifade etme ihtiyacı hissetti.

Öncelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan Babacan ile görüşmesinde, anladığım kadarıyla Babacan’a öyle kulislerde anlatıldığı gibi ciddi teklifler sunmamış. Bilakis masada daha önce de gündeme gelen danışmanlık vazifesi ve Özbekistan teklifi dışında bir alternatif yokmuş.

Sayın Arınç da Habertürk yayınında; “Arkadaşlarımızın talepleri bazı noktalarda karşılanmamış olabilir” derken sanki biraz buna işaret ediyordu.

Yaklaşık bir saat boyunca güncel siyasi gelişmelere ilişkin bazı başlıkları konuşmaya çalıştık. Kaftancıoğlu kararı ve kayyımlar dikkat çeken hususlardı.

Son olarak da elbette yeni siyasi oluşumlar konusu. AK Parti’den istifa ve ihraç kararları Ankara’nın başlıca gündemlerinden.

Arınç’ın yayında söylediği; “Ayrılanların kendilerine de zarar vereceklerini bilmesi lazım” cümlesini bir kenara not etmek gerekiyor. Bence bu sadece bugünün konusu olmaktan ziyade, önümüzdeki dönemlerde Türkiye’de yaşanabilecek büyük bir siyasi değişimin, kime nasıl faturalar çıkarabileceğine dair bir endişe gibiydi.

Arınç sanki durumu, 2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP’nin Abdullah Gül’ü aday göstereceğine dönük iddialar ve çalışmalarla aynı perspektifle değerlendirdi.

Temel yaklaşımı; Gül şayet aday olsaydı zaten CHP seçmeni ona destek vermeyecekti. O zaman Gül, Erdoğan’la karşı karşıya geldiğinden ve CHP’den aday olduğundan dolayı kendi tabanından da tepki toplayacaktı. Akşener’in pozisyonu zaten ortadaydı, HDP’nin ise ne yapacağı belirsiz.

Arınç’a göre bu hikâye, aslında sadece “Erdoğan’ı iktidardan uzaklaştırma” kurgusu üzerine tasarlanmıştı. O nedenle aynı tarihlerde çıkıp, Erdoğan’ı destekleyen bir açıklama yapma ihtiyacı hissettiğini söyledi.

Günün sonunda “milli görüş” çizgisinden gelerek siyaset yapan herkes hatta tüm muhafazakarlar kaybetmiş olacaktı.

Arınç, “Babacan’ı çok sevdiğini ancak parti kuruyor olmasını da bir o kadar yanlış bulduğunu” söylerken, tam olarak buna işaret ediyor gibiydi.

“Yeni hareket AK Parti’yi bölemez ama %1 bile alsa bizden alacak, bu çok büyük zarar” diyor. Bunun bir tuzak olduğunu düşünüyordu.

Habertürk’teki tartışma programlarımızda Babacan’ın partisinin CHP ve İyi Parti’den de oy alacağını, hatta daha çok o cenahtan bu yöne bir kayma yaşanabileceğini değerlendirenlerin şayet ciddilerse aynı ciddiyet oranında bir yanılgı içerisinde oldukları bir gerçek.

Zira fotoğrafa bir parça yukarıdan bakıldığında Arınç, partisi adına endişelenmekte haklı görünüyor.

CHP’nin sessizce süreci takip ettiğini göz önünde bulundurur ve Babacan’ın çekirdek ekibine de bakacak olursak, oyların nereden yeni partiye kayacağını net biçimde görebiliriz. Ve bu Arınç’ın söylediği gibi %1 dahi olsa AK Parti için eksi-artı dengesiyle 2 puan demek.

Programın sonlarında Bülent Arınç’ın yeni süreçler ve kırılmalara ilişkin; “Çabayı sadece onlardan (Babacan) beklemeyelim, biz de başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere, el ele verelim, sözlerimize dikkat edelim, gönülleri yumuşatmaya çalışalım” ifadeleri de dikkat çekiciydi.

 

***

 

Ahmet Davutoğlu sağlıklı yönet(e)miyor

Bu arada Ahmet Davutoğlu’na ilişkin AK Parti’de benzer bir endişe gözlemlemediğimizi söyleyebilirim.

Bir insana kötülük yapmak isterseniz “onu çalıştığı kurumda müdür yapıp sonra görevden alın, ardından yaşadığı travmayı seyredin” derler. Ya da daha bilinen haliyle “maaşına zam, işine son vermek”.

Ahmet Davutoğlu’nun durumunu değerlendirirken, Genel Başkanı olduğu partinin bugün kapısından dahi giremediğini, Başbakanlık yaptığı ülkede herkes kendisiyle fotoğraf çektirmek için sıraya girerken, bugün gittiği dost düğünlerinde bile bürokratların farklı masalarda oturup, aynı fotoğraf karesine girmemek için çabaladığı bir dönem yaşadığını birkaç saniye düşünün.

Bu herkes için ağır bir durumdur, Ahmet Davutoğlu gibi biri için ise belki çok daha fazlası.

Neden böyle olduğu konusu uzun ve malum.

Bir kavganın içine girdiğinizde kendi durumunuzu sağlıklı değerlendirmeniz imkânsız gibidir. Dışarıdan bakanlar açısından makul olan çözümler sizi tatmin etmez. Basit bir tartışma sizin için hayat-memat meselesine dönüşebilir. Kendi durumunuzu doğru analiz edemez sorunun içinden çıkmayı beceremezsiniz.

En az “angajman” kadar riskli.

Oysa derin bir nefes alıp, yine bir parça yukarıdan soruna bakmayı başarabilseniz, belki çok daha az hasarla durumdan kurtulacaksınız.

“Öfkeyle kalkan zararla oturur” , “Gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilendir” sözleri tam da bu süreçler için.

Davutoğlu’nun kurmayı planladığı partiye ilişkin; “Makul davranmıyor” düşüncesi yaygın bir kanaat.

Öfke ve hırsla hareket edildiği takdirde, sonuçları “marjinal” kalmanın ötesine geçmez.

Tüm bunlarla beraber, AK Parti’nin ise “Neden bu durumdayız?” sorusuna, kibir ve öfkeden arınarak hakikatli bir cevap araması gerekiyor.

1990’larda, sadece bir oy alabilmek gayretiyle kapı kapı dolaşıp kendisini vatandaşa anlatmak için en üst düzey yetkilisinden mahalle teşkilatına kadar koşturanların, çuvallarla gelen oyları gördükten sonra gevşemesi, insan fıtratı açısından gayet tabiidir.

Oysa çuvala giren her oy, vatandaşın beş yılını değerlendirdiği hayatı, tefekkür ve tecrübesidir.

 


***

 

İmamoğlu ve İstanbul'un araç krizi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi son günlerde yoğun şekilde gündemimize gelen araç krizini doğru yönetemedi.

Çeşitli vakıf, STK, dernek vs kuruluşlara tahsis edildiği söylenen, Cumhurbaşkanlığı’nın kullandığı saraylara hizmet verdiği iddia edilen, belediyede yetkili olmayan bazı kişilerin hizmetine sunulduğu ifade edilen araçlardan bahsedildi.

Belki iddialar gerçekti ve İstanbul’da böyle bir israf ve haksız kullanım söz konusuydu.

Bu durumda İmamoğlu ve ekibi daha krizin başında araç sayısı vermek ve Yenikapı’ya bunları yığmak yerine, bahse konu araçların kullanımını durdurup, önce gerçekten tespitlerini yapsaydı, hiç yorulmayacaktı.

Bu çalışmayı yaparken zabıta aracı, belediye yetkilisinin halen kullandığı makam aracı veya “israf” kategorisine girmeyecek araçları, hassasiyetle tespit ederek en son sayısını açıklasaydı eli çok daha rahat olacaktı.

Rakamlar algı açısından önemlidir. Ama doğru bir algı yönetimi yapmayı becerirseniz. Yoksa iş bir anda tersine döner.

“İsraf” tan söz ederken, 1’i de 1000’i de bir diyerek, sayılara hiç takılmadan konuşulsaydı, israf edilen miktarın büyüklüğünü sürekli değişebilecek gereksiz sayılara sıkıştırmak yerine; “Büyükşehir araçları şu tarz durumlarda kullanılmış, bunu düzeltiyoruz” denseydi, Tevfik Göksu dahi ses çıkaramayacaktı.

Galiba “kaş yaparken göz çıkarmak” dediğimiz şey tam da bu.

Şimdi biz İstanbul’da yerli yersiz “şuna buna peşkeş çekilmiş araçları” değil de; “şu kadar demiştiniz, bu kadarını iade ettiniz” boyutunu konuşuyoruz.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!