Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Pop müzik sanatçısı Yusuf Güney “Astral seyahatle uzaya gidip geldiğini ve kendisinin uzay hakkında önceden öğrendiği birçok bilgiyi NASA’nın çok daha sonra açıkladığını” söyleyince hakkında edilmedik söz kalmadı...

Bu sözler Yusuf Güney’in canını hayli sıkmış olmalı ki, bu defa “Genel kültür ve IQ seviyesi bu kadar mı düşük olur? Hiç mi metafizik duymadınız?” diye sordu, sonra herkesin bilinçsizce astral seyahat yapabileceğini ama kendisinin bedeninden ayırdığı ruhunu kontrol edebilmesi sayesinde istediği yere gidebildiğini, Peru’da şamanlardan eğitim gördüğünü, Ayahuasca denen çayı içtiğini söyledi ve “Ben ruhani benliği ile özleşmiş, kendini bulmaya çalışan, kafasındaki soruların yanıtlarını arayan biriyim” dedi ve “ülkenin bu tarz şeylere hazır olmadığını” iddia etti.

Yusuf Güney “hazır olmama” bahsinde genç olması sebebiyle fena yanılıyor! Zira, Türkiye’de böyle işler vakti zamanında çok kişinin meşgalesi olmuş; devrin bazı meşhurları bile ruh, metafizik, astral seyahat ve benzeri kavramları tepe tepe kullanmışlar, bu işlerle gereğinden fazla uğraşıldığı için nihayet bıkılmış, bir tarafa atılmış ve sonra da unutulmuştur!

İstanbul’da bir zamanlar moda olan metafizik merakını kısaca anlatayım...

1980’lerin başına kadar şehrin neredeyse her semtinde bu işlere meraklı gruplar mevcuttu. Bazı geceler evlerde biraraya gelinir ve akla gelen her çeşit metafizik tecrübe yapılırdı.

En basit iş “celse” yapmak, yani ruh çağırmaktı!

Masaya küçük kâğıtlara yazılmış harfler dizilir, ortaya bir fincan konur, masanın etrafında oturanlar işaret parmaklarını fincanın üzerine pek temas etmeyecek şekilde uzatırlar, ruh hazretleri davet edilir, teşrif buyurduğu takdirde fincan hareket edip harfleri dolaşarak güya tebliğ verirdi.

Fincan metodu aslında tam bir salon eğlencesi idi ama işi daha ileriye götüren ve medyum vasıtası ile ruh çağıran grupların yeri başka idi. Işıklar kısılır, medyum rahat bir koltuğa yerleşip transa girer, celseye katılanlar etrafını alırlar, “operatör” denen idarecinin “Ey ruuuh! Teşrif buyurduğun takdirde masanın ayağını lutfen üç kere vur!” demesi üzerine masa bazan takır tukur rakseder, ardından medyumun sesi değişir ve anlatmaya başlardı.

Hattâ böyle faaliyetler için resmî dernekler bile kurulmuştu!

SİRİUS’TAN GELEN KURUCU LİDER!

Derken, 70’lerin sonuna doğru İstanbul’u bu defa bir “UFO” modası sardı! Uzaylılarla temas ettiklerini söyleyenler ortaya çıktı, bazı önemli tarihî şahsiyetlerin uzaydan gelmiş olduklarına inanıyorlardı, hattâ bazı meşhurlar da Boğaz’ın o yıllarda bomboş olan tepelerinde uçan daire beklerlerdi!

UFO meraklılarına sorarsanız, geçmişte tarihe yön vermiş olan önemli kişiler aslında başka gezegenlerden gelmişlerdi; meselâ Atatürk de “Sirius” ismindeki çok uzak bir yıldızın sâkini idi ve dünyaya Türkiye’yi kurtarması için gönderilmişti.

Bu gruplar, bir müddet sonra birbirlerine girdiler! “Atatürk’ü Sirius’tan gönderdiler” diyenlerin bir kısmı sonradan bir başka grup kurdular. “Sirius’tan mı, yoksa başka yıldızdan mı geldi?” tartışmaları devam ederken Hazreti İsa ile Şit Aleyhisselâm’dan tebliğ aldıklarını iddia eden bir diğer grup öne çıktı. Etrafa “sevgi” mesajları gönderen bu grubun biri bir tıp doktoru, diğeri de o günlerin meşhur bir televizyoncusu olan iki üstadı vardı. UFO’ların dünyamızı şereflendireceğine inanan müridlerin arasında o devrin çok meşhur, üstelik de zengin mi zengin olan bir hanım sanatçısı da dostları ile beraber İstanbul’un bir tepesinde uçan dairelerin teşrifini beklemekle meşguldü ama UFO bir türlü gelemedi fakat hanımefendinin dillere destan serveti o bekleyiş sırasında uçup gitti, uçan daire gibi göklere yükseldi, sonra da buharlaştı!

İNGİLİZ TESİSATÇININ KİTABI

Aralarında derin sistem farkları bulunan bütün bu grupların tamamının ortak merakları hep aynı idi: Astral seyahat!

Yine o günlerde, Lobsgang Rampa adında Tibetli bir rahip tarafından yazıldığı söylenen ve astral seyahatin nasıl yapılacağını ayrıntıları ile anlattığına inanılan “Üçüncü Göz” isimli bir kitap elden ele dolaşmadaydı... Kitap fincan oynatan yahut masa uçuran ruhçusundan UFO’ların teşrifini bekleyenine yahut rehber ruhlardan gelen tebliğler ile dünyaya nizam vermeye çalışanına kadar metafiziğe meraklı bütün grupların başucu kaynağı olmuştu...

Rampa’yı okuyanlar kitapta yazılanları hemen tatbike başlarlardı, zaten herkesi bir astral seyahat merakı sarmıştı ve maaşallah, bu işi beceremeyen, yani astrale çıkamayan neredeyse kimse kalmamıştı! Metafizikçilerimiz her gece ruhlarını vücutlarından ayırıp havalandıklarını ve bakkala yahut pazara gidercesine etrafta şakır şakır tur attıklarını, hattâ uzaya bile gittiklerini övüne övüne anlatırlardı.

Ama, ayın görünmeyen yüzüne gidebilmek mesele idi! Dünya üzerinde arzu edilen her yere astral vasıtası ile şıppadanak ulaşabilirdiniz, uzaya çıkmak da öyle zor falan değildi fakat asıl iş ayın arka tarafını görebilmekti ve zamanla astrale meraklı kim varsa her gece ayın o bölgesini ziyarete başladı!

Bu işlerin meraklıları “Üçüncü Göz”ü hatmederlerken kitabın yazarı Lobsgang Rampa’nın gerçek kimliği ortaya çıktı: Bu isimde Tibetli bir rahip yoktu, “Üçüncü Göz”ü Cyril Henry Hoskin adında bir İngiliz tesisat ustası yazmıştı! Adamcağız evlerin su tesisatını tamirden sıkılmış, artık hayatta olmayan Lobsgang Rampa adındaki Tibetli bir rahibin gelip ruhuna hâkim olduğunu ve kitabını da Rampa’nın yazdırdığını söylüyordu.

İngiliz tesisatçı “Üçüncü Göz”ü İngiltere’de 1956’da yayınlamış ama kitap Türkiye’de yirmi küsur yıl sonra farkedilmiş ve moda olmuştu!

PERU VE “AYAHUASCA” HASRETİ

Metafizik gruplar bu bahiste herşeyi yapmışlardı ama tek bir iş hariç: Yusuf Güney’in yaptığını yapmak, yani Peru’ya gidip “Ayahuasca” denen çayı içebilmek, bu sayede geçmiş hayatlarına uzanıp ruhsal benlikleri ile yakından tanışabilmek!

Ayahuasca’nın neyin nesi olduğu o senelerde pek bilinmezdi... Kimine göre bir çeşit mantardı, kimi o taraflarda yetişen özel bir kaktüsün suyu olduğunu söylüyordu, kimine göre ise uzaylılarının yol göstermesi ile ekilip yetiştirilmiş ve ruhsal güçleri zirveye çıkartan özel mi özel bir bitki idi ve halüsinasyon gördüren bir ot olduğu bizde çok sonraları öğrenildi...

Yusuf Güney’in “ülkenin bu tarz şeylere hazır olmadığı” yolundaki iddiası işte bu yüzden yanlıştır; Türkiye, özellikle de İstanbul bir zamanların “metafizik”, yani “ruhçuluk” cennetidir ve bazı zamane meraklılarının eski günleri bilmeden yeni yeni kapıldıkları bu iş, geniş bir çevre için uzak bir mâzidir!

Sözünü ettiğim gruplardan nasıl haberdar olduğumu merak edenler çıkabilir, hiç saklamadan söyleyeyim: Bu toplantılarda neler yapıldığı gençlik senelerimizde sadece benim değil, birçok arkadaşımın da merakını çekmişti; kapı kapı dolaşmış, mükemmel birer salon eğlencesi olan celselere beraberce iştirak etmiş ve hoş vakit geçirmiştik...

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!