Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Hani altı adet muhalefet partisinin lideri birkaç defa buluşup Türkiye’yi özgürlükler cenneti hâline getirme çabalarını kâğıda dökebilmek için canla-başla çalıştılar ve “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” ismini verdikleri destanı andıran uzun metni Ukrayna’da kan gövdeyi götürürken önceki gün âlâ-yı vâlâ ile Ankara’da, Bilkent Oteli’nin konferans salonunda basına duyurdular ya...

        Bu tarihî toplantıda meğerse neler neler olmuş; nasıl demokratik, özgürlükçü ve de çağdaş gelişmeler yaşanmış!

        Olup bitenleri, Deniz Zeyrek’in dünkü yazısından öğrendim...

        Zeyrek, CHP Genel Başkanı’nın danışmanlarından birinin kendisine “Sen kimsin!” diye bağırdığını yazıyor, aynı danışmanın Genel Başkan’ın bir koruması ile üzerine yürüdüğünü anlatıyor ve “Sanırsınız, korumayla bir olup beni oracıkta dövecekler. Cür’ete bak!” diyor ve basına muhalefette iken böyle davrananların iktidara geldikleri takdirde kimbilir neler yapacağını söylüyordu.

        Demokrasi tarihimizin Ankara’da yaşanan böylesine medenî, insanî ve entellektüel hadiseye bizzat şahit olmadığım için hadisenin ayrıntılarını ve safhalarını tam olarak bilmiyorum, yani Zeyrek’in yazdıklarının yalancısıyım.

        REKLAM

        Ama, Bilkent Otel’de yaşanan şiddet beni hiç şaşırtmadı, zira aynı tavrın geçmişimizde mükemmel bir örneği vardı! Muhalefet günlerinde herkese gayet nazik davranan siyasetçilerin iktidarı ele geçirmelerinin ardından baskıcılıkla suçladıkları eski rejime rahmet okutmalarına alışık idik...

        JÖNTÜRKLER, İTTİHADÇILAŞIYORLAR!

        CHP, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, İyi Parti, DEVA ve Demokrat Parti’nin genel başkanlarının biraraya gelmelerini geçen hafta “Üçüncü Jöntürk Kongresi”ne benzetmiştim. Toplantının dışarıda faaliyet gösteren ve Türkiye’ye yeni ve özgürlükçü bir rejim getirecekleri iddiasında bulunan Jöntürk gruplarının 1902 ile 1907’de Paris’te yaptıkları iki kongrenin devamı gibi göründüğünü yazmış ama vârolduğu söylenen sıkıntılara karşı bir çözüm sunulmadığını, muhalefete “Abdülhamid gitsin de, gerisini sonra düşünürüz” havasının hâkim olduğunu hatırlatmış, Ankara’daki “Üçüncü Kongre”nin de aynı şekilde “Erdoğan hele bir gitsin, gerisi Allah kerim” zihniyeti içerisinde yapıldığını ve toplantıların dertlere devâ nâmına hiçbir netice vermeyeceğini söylemiştim...

        Bilkent Oteli’nde yaşanan hadise muhalefetin faaliyetlerini Jöntürk Kongresi’ne benzetmekte gayet haklı olduğumu gösterdi, zira iktidara gelmeden önce herkese “Canım, gülüm, cicim...” diye yaklaşan o devrin muhalefeti gücü ele geçirince bir anda Ali kıran başkesen olmuş, en başta gazetecileri ve derken bütün milleti inim inim inletmişti...

        TÜRKİYE’NİN EN ÖZGÜR DÖNEMİ

        O günlerde yaşananları kısaca anlatayım:

        Muhalefetin iktidarına son vermek istedikleri Sultan Abdülhamid, 1878’de kapatmış olduğu Meclis’i içeriden ve dışarıdan gelen baskıların neticesinde 1908’in 24 Temmuz’unda yeniden açmaya mecbur oldu ve bu karar tarihlerimize “İkinci Meşrutiyet” yahut “Hürriyet’in ilânı” olarak geçti. Siyasi sürgünler affedildi, sansür kalktı, dernek ve parti kurmak serbest hâle geldi.

        REKLAM

        Türkiye, Hürriyet’in ilânından Meclis’in yeniden açıldığı 17 Aralık’a kadar geçen beş ay içerisinde o güne kadar hiç yaşamadığı daha sonra da yaşanmayan bir serbestlik havasına girdi. Hemen her gün yeni birkaç gazete yahut dergi çıkıyor, alışılmadık kitaplar yayınlanıyor, parti üstüne parti kuruluyor, her köşede ayrı bir fikir kulübü doğuyordu.

        İmparatorluğu teşkil eden milletlerin Meclis’te “Osmanlılık” şemsiyesi altında toplanacağı hayal ediliyordu ama hayal boş çıktı. 1908’in 17 Aralık’ında açılan Meclis’teki milletvekillerinin 142’si Türk, buna karşılık 60’ı Arap, 23’ü Rum, 25’i Arnavut, 12’si Ermeni, üçü Sırp, dördü Bulgar, beşi Yahudi ve biri de Ulah idi. Türk milletekilleri, azınlık temsilcilerinden sadece dokuz kişi fazla idiler...

        Hürriyet’in ilânıyla sınırsız bir fikir hürriyetinin geldiği zannedilince gazeteler ve politikacılar etik kuralları bir tarafa bırakıp akıllarına geleni yazıp söylediler, işin içine dinî ve millî duygular da karışınca “Osmanlı üst kimliği” unutuldu ve azınlıklara verilen haklar bağımsızlık hayâline dönüştü. Meclis’teki bir Rum milletvekili “Osmanlı Bankası ne kadar Osmanlı ise, ben de o kadar Osmanlıyım” diyebiliyor, azınlığa mensup milletvekilleri kendi milliyetçiliklerine soyunuyor, siyasi partiler de birbirlerini yemeye çalışıyordu.

        İstanbul’da “özgürlük” adı altında böyle bir kargaşa hüküm sürerken ardarda toprak kaybetmeye başladık! Avusturya, 1908’in 5 Ekim’inde Bosna-Hersek’i ilhak ettiğini açıkladı; aynı gün Osmanlı idaresindeki Bulgaristan Prensliği bağımsızlığını duyurdu, muhtariyet verilmiş olan Girit de hemen ertesi gün Yunanistan’a katıldığını ilân etti.

        Derken, 1909’un 13 Nisan’ında tarihlerimize “31 Mart Olayı” diye geçen meşhur hadise yaşandı, Selânik’ten gelen Hareket Ordusu birkaç gün sonra İstanbul’a girdi, sıkıyönetim ilân edildi, Abdülhamid tahtından indirilip Selânik’e sürgüne yollandı ve tahta Sultan Reşad geçti.

        REKLAM

        Jöntürk Kongreleri’ne katılan ve sonraki senelerde en güçlü muhalif grup hâlini alan İttihad ve Terakki de iktidarı ele geçirmeye başlamıştı...

        SEÇİM, SANDIK VE SOPA!

        İstanbul o günlerde daha önce yaşanmamış cinayetlere sahne oldu ve İttihad ve Terakki’ye muhalif gazeteciler ardarda katledildiler! İki sene içerisinde başta Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Beyler olmak üzere İttihadçı karşıtı gazeteciler İttihadçı fedailer tarafından yol ortasında vurulurlarken toprak kayıpları da devam etti; İtalya 1911’de Libya’ya girdi, 1912 Ekim’inde Balkan Harbi patladı, tarihimizin en büyük mağlubiyetlerinden birini yaşadık ve Edirne dahil bütün Rumeli’yi kaybettik.

        Türkiye’de bütün bu felâketlere rağmen “hürriyet” çılgınlığı devam ediyor ve herkes aklına geleni söyleyip duruyordu ama 1912’de yapılan seçimler, İttihadçılar militanların sandık başlarında ellerinde sopa ile beklemeleri ve başka partilere oy verecek olan seçmenlerin kafasını-gözünü yarmaları üzerine tarihlere “sopalı seçim” diye geçti. İfrat hâlini alan ama herşeyi çığrından çıkartan özgürlük hevesi de nihayet “Sıktınız artık!” diyen İttihad ve Terakki’nin yine sopasıyla noktalandı! İttihadçılar 23 Ocak 1913’te Babıâli’yi basıp Harbiye Nazırı’nı öldürdüler, Sadrazam Kâmil Paşa’yı kafasına silâh dayayarak istifa ettirdiler ve iktidar oldular.

        Ama cinayetler son bulmadı, hattâ Sadrazam Mahmud Şevket Paşa bile katledildi ve bu hadise özgürlüklerin sonu oldu. “Hürriyet”, “eşitlik” ve “adalet” kavramları rafa kalktı, İttihadçılar kendilerine muhalif olan kim varsa bir gecede toplayıp, önce Bayezid’deki Bekirağa Bölüğü’nde önce güzel bir sopa çektiler, sonra da bir vapura tıkış tıkıp doldurup Sinop’a sürgüne yolladılar, faili meçhul cinayetler de yine devam etti...

        “Özgürlük” ve “adalet” sloganları ile Sultan Abdülhamid’in istibdadına karşı çıkanlar, iktidara gelmelerinden sonra memlekette önceki rejime rahmet okutan işte böyle bir baskı rejimi kurmuşlardı...

        Sonrası ise mâlûm... Birinci Dünya Savaşı, mağlubiyet ve imparatorluğun elimizden gitmesi...

        Deniz Zeyrek’in bugünün muhalefetinin iktidara gelmesi hâlinde en başta gazetecilere neler neler yapabilecekleri yolundaki uyarısı işte bu yüzden çok önemlidir, zira Üçüncü Jöntürk Kongresi’ni toplayanlar artık İttihadçılaşma yoluna girmiş gibidirler!

        Diğer Yazılar