TÜRKİYE'nin giderek muhafazakârlaşmaya başladığı tartışmaları hakkında geçen hafta "Türkiye muhafazakârlaşmıyor. Biz eskiden de böyleydik. Anadolu'da zaten varolan ama son senelerde kentlere göçeden muhafazakâr kesimin daha fazla görünür hâl almasını muhafazakârlaşmanın artması zannediyoruz" diye yazmıştım.
Fatih Altaylı yazdıklarımı "kısmen doğru ama aynı zamanda yanıltıcı" bulduğunu, 50'li ve 60'lı senelerde Anadolu'nun birçok yerinde kamu kurumlarına ait salonlarda şık insanların katıldığı balolar verildiğini, Ankara'da ve İstanbul'da "dancing"lere gidildiğini, şimdi İstanbul'da bile tek bir "dancing"in kalmadığını ve asıl meselenin "Türkiye'nin kalitesizleşmesi" olduğunu söyledi.
Dün de, bir okuyucusunun gönderdiği mesajı yayınladı. Bana tavsiyede bulunan okuyucu "şehrin hiçbirşey bilmediğini bile bilmeyen, başı kapalı ama başlarının içi daha da kapalı kalabalıklarla dolduğunu" ve "bu kalabalıkların eskilerden kalan muhafazakârları dışladığını" yazıyordu...
"Kalitesizleşme" konusunda Fatih de, okuyucumuz da son derece haklılar ama "muhafazakârlaşma" meselesinde hayır! Zira bütün bu yazılanlar iki temel kavramı, âmiyâne tâbiri ile "köylüleşme" ile "muhafazakârlaşmayı" karıştırdığımızı gösteriyor...

İNANÇ VE DAVRANIŞ
Meramımı geçen gün galiba anlatamamışım, daha açık şekilde izah edeyim:
"Muhafazakârlaşma" kavramı ile kastedilen hadise sosyal hayatta değil "dinde" yani inançta, itikatta ve dinin gerektirdiği uygulamalarda daha tutucu olmaya başlamaktır ve Türkiye'de böyle bir artış yoktur! Dindar ekseriyet inancını eskiden nasıl yaşıyorsa şimdi de aynı şekilde devam ettirmektedir; bugün "muhafazakârlaşmak" zannedilen hadise ise, kırsal kesimden şehirlere göçeden dindar kesimin eskiye oranla mukayese edilemeyecek kadar görünür olmasıdır.
Hele, eski semt sâkinlerinin yerini "yazmalı, yaşmaklı ve ayağında plastikten ayakkabımsı birşeyler olan insanların alması" ile bu insanların "köydeki hayatını ve kültürünü şehirde de muhafaza etmesi" ve "başlarının kapalı ama başlarının içinin daha da kapalı" olması muhafazakârlaşma demek değildir. Şehirlilerin tâbiri ile "köylüleşme" olan bu hadise inançta değil, sosyal hayattaki bir değişmeden ibarettir.
İşte, "Türkiye'nin muhafazakârlaştığını" düşünenlerin hep karıştırdıkları iki ayrı kavram: Günlük hayattaki sosyal yaşayış biçimi ile günlük hayatı inanç kuralları çerçevesinde yaşama çabasının çok farklı şeyler olması...

DAR GELEN BİR ELBİSE
Balo, dans ve toplu eğlence kavramlarının modernleşme ölçüsü olarak görülmesi ise, bana her zaman yanlış gelmiştir...
50'li ve 60'lı senelerde kamu kuruluşlarının salonlarında balolar verilmesi "muhafazakârlığı muhafaza ederek modernleşme çabası" falan değil, kendini yerel halktan farklı, hattâ toplumun dışında gören oligarşik grupların toplumdan ayrı kalma hevesi idi. Bunda devletin 1930'lardan itibaren toplumu değiştirip yepyeni ve sun'i bir cemiyet inşa etme merakının etkisi de büyüktü. Ama düşünülen model topluma pek uymadığı ve dikilmesine çalışılan elbise de fazla dar geldiği için çabalar neticesiz kaldı, balolar ve benzeri toplantılar ile daha birçok zoraki uygulama tarih oldu, gitti...
Büyük şehirlerdeki ve Anadolu'daki dancing'lerin de modernleşme ile alâkası yoktu. Böyle yerler çağdaşlaşma değil "çevre edinme" ve "sosyalleşme" mekânları idiler; üstelik muhafazakâr kesim bu mekânların müdavimlerini seneler boyu "gâvur" diye görmüştü. Zaman geçtikçe sosyalleşmenin vasıtaları da değişti, sadece bizde değil, Avrupa'da da artık pek öyle dancing'ler kalmadı ama yerlerini klüpler aldı; hem de ne klüpler! Çevre edinip insan tanımak için bugün biryerlerle gitmeye ise zaten lüzum yok, internet her emre âmâde...
Son zamanlarda yaşadığımız "muhafazakârlaşma" tartışmasının temeli, işte budur. Ama, kırsal kesimden kente gelen nüfusun "sosyalleşememe" ve "şehre intibak edememe" meselesini "muhafazakârlaşma" zannettiğimiz müddetçe, toplumda nelerin olup bittiğini anlamamız da imkânsızdır!

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!