Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        SOMA’da yaşanan ve iki haftadan buyana yüreğimizi yakan facia, tuhaf bir yıldönümüne tesadüf etti: Bölgede kömürün mevcudiyetinin farkedilişinin tam 150. yılına!

        Ve, bir başka tuhaf tesadüf: Senelerden buyana faaliyet gösteren ama geçmişi ile ilgili olarak şimdiye kadar herhangi bir araştırmaya konu olmayan Soma madenleri konusundaki en eski belge, facianın ardından devlet arşivlerinde yapılan araştırmanın neticesinde bulundu. Belge, madenlerin kullanıma açılması için yapılan ilk çalışma ile yine ilk resmî yazışmanın, devlet adamlığının yanısıra Türk tiyatrosunun da kurucularından olan dil âlimi Ahmed Vefik Paşa’ya ait olduğunu ortaya çıkardı.

        BAKANLIĞA GÖNDERMİŞ

        17.-18. asırlara ait kaynaklarda “Soma” yoktu ve o zamanın yerleşim merkezi, bugünkü Soma’nın dışında kalan, şimdiki adı “Darkale” olan “Tarhala” idi. Seyahatnameler ile yine eski yazışmalarda halkın yakacak ihtiyacını çevrede kolayca bulunan kömürleri toplayarak karşıladığı anlatılırdı ama ortada henüz bir maden ve madencilik teşkilâtı bulunmuyordu.

        Osmanlı Arşivleri’nde geçen hafta ortaya çıkartılan ve Soma madenleri konusunda şimdilik elde bulunan ilk belge Nafia Nezareti’ne, yani Bayındırlık Bakanlığı’na gönderilmiş 1864 tarihli bir yazı idi ve yazıyı arşivde facianın hemen ardından Soma’yı araştıran Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Erhan Afyoncu buldu. Belgede o tarihte “köy” görünen Soma’daki kömür madeni konusunda yine o senelerde Anadolu’da müfettişlik yapan ilerki yılların sadrazamı ve “Paşa”sı Ahmed Vefik Efendi’nin yaptığı araştırmadan sözediliyor, Ahmed Vefik Efendi’nin bir maden raporu hazırladığı, Adalet Komisyonu’na havale edilen raporun gereğinin yapılması için Bayındırlık Bakanlığı’na gönderildiği söyleniyor.

        İLK SÖZLÜKLERDEN BİRİNİ YAZDI

        Soma madenlerinin faaliyete geçmesi için ilk girişimleri yapan Ahmed Vefik Paşa’nın hayatını burada ayrıntıları ile yazmama gerek yok, bilmeyenler başta ansiklopediler olmak üzere birçok kaynağa müracaat ederek öğrenebilirler.

        Dolayısı ile, Paşa’nın kim olduğundan gayet kısa bahsedeceğim:

        1823 ile 1891 seneleri arasında yaşayan Ahmed Vefik Paşa meclis üyeliği ve başkanlığı, bakanlık, Paris ve Tahran Büyükelçiliği, akademi âzâlığı, valilik, dilcilik ve 1881 Aralık’ından sonra bir sene, daha sonra da sadece üç gün sadrazamlık yapmış oldukça renkli bir devlet adamı idi. Fransa’nın en önemli tiyatro yazarlarından Moliere’in bazı eserlerini Türkçe’ye ilk defa o tercüme etmiş, Bursa valiliği sırasında şehirde bir tiyatro açmış, Türkçe’nin ilk sözlüklerinden olan “Lehce-i Osmanî”yi o yayınlamıştı.

        ARAŞTIRILSA BULUNACAK

        Soma madenlerinin geçmişi ile ilgili çalışmalar ilerledikçe, bugün devlet adamlığından ziyade önemli bir dil âlimi ve Türk tiyatrosunun öncülerinden kabul edilen Ahmed Vefik Paşa’nın, büyük ihtimalle Türk madenciliğinin de kurucularından olduğu ortaya çıkacaktır.

        ‘Ateş-nefes’ denen grizu, madene elde meş’ale ile girilip patlatılırmış!

        TÜRKİYE’nin madencilik tarihi hakkında şimdiye kadar en kapsamlı çalışmayı yapan tarihçilerin başında, 1941 ile 2011 seneleri arasında yaşayan Hollanda asıllı Amerikalı tarihçi Donald Quataert gelir.

        Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili önemli eserler veren Prof. Quataert’in çalışmalarından biri, 2006’da çıkan “Miners And the State in the Ottoman Empire: The Zonguldak Coalfield, 1822-1920” isimli kitabıdır ve kitabın Türkçe yayını “Osmanlı İmparatorluğu’nda Madenciler ve Devlet. Zonguldak Kömür Havzası, 1822-1920” adıyla Boğaziçi Üniversitesi tarafından yapılmıştır.

        KÖMÜR ÇIKARTMA BİLGİSİ

        Donald Quataert, kitabında her ne kadar Zonguldak havzasını ele alsa da, o devrin madencilik tekniklerini ve kömürün nasıl çıkartıldığını eski kayıtlarda verilen bilgilere dayanarak açıklar ve maden kazalarından da bahseder. Kömür madenlerinin en büyük derdi olan “grizu”, eski metinlerde “ateş-nefes” diye geçmektedir ve bu söz 1800’lü senelerin sonlarında da hâlâ kullanılmaktadır.

        BİR GARİP UYGULAMA

        Quataert, kitabında bir madende grizunun birikip birikmediğini anlamak için eski asırlarda uygulanan tuhaf metodu şöyle yazar:

        “...İşçiler ve daha birçoğu, uzun yıllar Osmanlı madenlerinde, ayrıca ABD ve Fransa’da ve muhtemelen başka ülkeler de de standart bir uygulama olan tehlikeli bir prosedür yüzün den hayatlarını kaybediyorlardı.

        ...İşçiler az miktarda olduğu umulan birikmiş olan gazı kasten yakmak amacıyla madenlere düzenli olarak ellerinde açık alevlerle giriyorlardı. Örneğin, Amerika’nın Ohio eyaletinde 1870’li yıllarda, sabah saatlerinde daha hiçbir işçinin madene girmesine izin veril meden, metan gazının olup olmadığını tespit etmek için ‘ateş gözcüsü’ elinde ‘çıplak alevle’ madenin içinde dolaşırdı....Zonguldak örneğinde (de) ameleler metan gazını yakmak için ellerinde açık alevle çalışma alanına girerlerdi; ancak olayı rapor eden mühendisin belirttiğine göre genelikle birşey olmazdı”.

        Prof. Quataert, daha sonra bir işçinin 1930’larda bu konuda anlattıklarını da nakleder:

        “...Bacalarda ateşnefesin fazla birikip patlamasına meydan ver memek için akşamları şüpheli bacalara birer yanık kandil asılı bırakılırdı. O zamanlar, şimdiki gibi üstüste geçen çift ka fesli emniyet lâmbaları yerine açık kandil kullanılırdı.Kandil gelen grizu gazını yavaş yavaş, birikmesine meydan vermeden imha ederdi.

        Kandil asılmasına imkân olmayan bacalara ... ateş-nefes yoklayıcıları giderlerdi. Bunların vazifesi çok mühim ve tehlikeli idi. Ateş-nefes kontrolüne çıkan ameleler sırtlarına ıslak bir çuval sararlar, yüzlerini, gözlerini ko ruyacak tertibat alırlar, ucunda gaza batırılmış bir top bez yanan uzun bir sırığı sırtladıktan sonra ocağa girmeden evvel bacalara grizu muayenesine koşarlardı. Uzun sırığın ucunda alev alev yanan bez bacaların üst köşelerine sürülür, ateş-nefes varsa derhal küçük mikyasta iken patlardı. Bazan grizu tahminden çok fazla olursa patlama biraz şiddetlice olur ve kontrolü yapan amele yüzükoyun kapanmak suretiyle ölüm den kurtulurdu. Bunların sırtları ve başları esasen ıslak bez lerle sarılı olduğundan bu gibi vak’alarda ufak tefek yanık ve yaralarla işi atlatırlardı. Mamafih, benim hatırladığım, bu işi yaparken ölenlerin de bir hayli olduğudur. Şimdi (1930’larda), emniyet lâmbalarıyla ve ateşnefesin hava içinde kesafetini (yoğunluğunu) ölçen hassas aletlerle ateş-nefes tehlikesinin önüne geçmek kabildir. Kabildir ama, her nedense yine eskisi gibi ateş-nefes kazası eksik olmuyor”.

        ÜSTÜSTE KAZALAR

        Prof. Donald Quataert’in kitabında 19. asırda yaşanmış bazı maden kazalarından da örnekler vardır. Kaza sonrasında hazırlanan raporlardan anlaşıldığına göre, faciaların başta gelen sebeplerinden biri, işçilerin o devrin teknolojisine göre hazırlanmış olan maden lâmbalarını kullanmamalarıdır: Aşağıda, aynı kitabın kazaların anlatıldığı bölümünden bir alıntı yeralıyor:

        “...1894 yılında Zonguldak mevkiinde Acılar denen bir yerdeki Çay Damarı’nda bir çavuş, gazı yakmak için madene girmişti. Gaz birikmesi yüzünden çatma işinin 30-40 saat ertelendi ği bir noktada çavuşun açık lâmbası gazın yanmasına sebep olmuş ve kendisinde hafif yanıklara yol açmıştı. Bu olayın hemen ertesinde maden nazırı emniyet lâmbalarının her daim kullanılması emrini verdi.

        ...Çalışma yerlerinin açık lâmbalarla aydınlatılması çok sık patlama ve yangınlara sebep oluyordu. Haziran 1893’te Üzülmez’deki Hallaçyan madeninde kömür vagonlarını çek mek için kullanılan halat koptu ve yedek halat beklenirken çavuş, ameleleri madenin içindeki yolu tamir etmeye ve temiz lemeye yolladı. Yangını açık lâmba taşıyan 30 yaşındaki bir amele başlattı ve ‘kafasında, göz kapaklarında, kulaklarında, göğsünde, ellerinde ve kollarında’ birinci dereceden dördün cü dereceye kadar yanıklar meydana geldi. İki ay kadar Zon guldak hastanesinde can çekiştikten sonra öldü.

        LÂMBANIN AÇTIĞI DERT

        Önceden yangın korkusu olmadığı için bu mahalde açık lâmba taşımak kabul edilen bir durumdu. Mühendis, raporunda hiç kimseyi hatalı bulmuyordu; ne ameleler ne de çavuş hatalıydı. Ancak yine de bundan sonra emniyet lâmbalarının kullanılmasını mecburi hale getirdi. Üç hafta sonra aynı madende bir ame lenin lâmbası yüzünden bir kez daha yangın çıktı.

        Devlet müfettişleri yangın ve patlamaların nedeninin amelelerin dikkatsizliği, özellikle de emniyet lâmbalarını kul lanmayı reddetmeleri olduğunu düşünüyorlardı. Mevcut raporlarda lâmbalardan kaynaklanan kazalardan bir kez bile şirketleri sorumlu tutmuyorlardı...”.

        Diğer Yazılar