'Derin İran' ile Amerika 1953'ten sonra hep kavgalıydılar!
İRAN’ın “normalleşme” sürecinin bugünden yarına olabileceğini düşünüp Türkiye’yi içeride ve dışarıda “iran’a el atmakla” suçlayanlar, çok önemli bir gerçeği gözden kaçırıyorlar; 1953’teki Kermit Roosevelt yönetimindeki Musaddık darbesi ve 1979’daki İran İslam devrimi iki ana temel “referans” olarak alındığında, iki devletin hatta Amerikaİngiltere’nin oluşturduğu Anglo-Sakson yapı ile İran’ın arası asla düzelmedi. Neredeyse son 60 yıldır olmayan bir hafta veya bir yılda da olmaz!
Sevgili dostlar, İran, 1950’lerden sonra Batı odaklı sistemin “sorun çıkaran kötü parçası” olarak dialektik içinde yapılandırılırken normalleşmesi yönünde hiçbir adım da atılmadı. Tam tersi II. Dünya Savaşı sonrası en büyük “ikinci Amerikan sermaye girişinin” yaşandığı Fransa, sattığı teknoloji ve silah sistemleriyle bu ülkeyi her zaman raydan çıkarma görevini üstlendi. Amaç; “diğerleri ile anlaşabilen bir ülke değil, savaşa varan kutuplaşmanın üstünden” yaratılabileceği bir yapının ortaya çıkarılmasıydı. Bu anlattığım sürece tek istisna, Cumhurbaşkanı Hatemi döneminde 1997-2005 arasında denenen diyalog tesis etme girişimleriydi ama bu girişim de 11 Eylül projesinin altında ezildi, gitti.
Bu noktada özellikle siyasi ve ekonomik analizlerde kullanılabilecek bazı önemli tarih ve notları sizlerle paylaşmak istiyorum:
1- 1953’te CIA ajanı Kermit Roosevelt‘in örgütlediği darbe ile Musaddık devrildi! Amerikan ve İngiliz petrol şirketleri derin bir nefes aldılar!
2- 1953-1979 arasında özellikle darbenin hemen sonrasında İran yönetimleri ABD ve İngiltere odaklı Anglo-Sakson yapı tarafından zaman zaman manipüle edilirken, bu girişimler “halk damarında” derin bir etki yaratmadı! Yönetimler Amerika’nin istediğini yapsa bile dipten gelen dalga asla kesilmedi!
3- 1979’da iş koptu ve “Amerika’nın istediği yönetim kalacaksa, rejim de değişsin” tezi eyleme döküldü ve Anglo-Sakson etkiden kopma dalgası “dünyadan ayrı düşme” fırtınası ile son buldu! Bu dönemde bile Fransa başta olmak üzere özellikle Irak-İran savaşını destekleyenler nükleer teknoloji dahil İran’a satmaya devam ettiler. Bir not düşelim: Kasım 1979’da İranlı öğrenciler Tahran’daki Amerikan Elçiliğini basarak içeridekileri rehin aldılar ve eylem bir yıldan fazla sürdü. En önemlisi bu rehineleri kurtarmada başarısız bir operasyon deneyen Carter, takip eden seçimlerde Reagan‘a karşı yenildi.
4- 1996 yılında ABD Kongresi Libya-İran çizgisini çekmiş ve yaptırım tezini deklare ederek, bu ülkeleri izole etme çalışmalarını son noktaya taşıdı!
5- 2002 yılında İran’ın özellikle Alman ve Fransız şirketleri öncülüğünde Natanz’da uranyum zenginleştirme ve Arak’ta ağır su tesislerinin olduğu ortaya çıktı. Burada da bir not düşmem gerekli: Buşehr Nükleer Güç merkezi ve İsfahan Uranyum tesisleri yine Avrupa merkezli teknoloji ile 1974’ten sonra kurulmaya başlanan ve sonrasında Rus desteğiyle tamamlanan yapılardır. 11 Eylül saldırısı sonrası bölgeyi yeniden tarayan Amerikan uyduları bu tesisleri 2001-2003 arasında ortaya net olarak çıkardı!
6- 2001 Eylül sonrası geliştirilen ve 2006’da yeniden açıklanan Amerikan Güvenlik Tezlerinde “İran öncelikli tehdit” olarak tanımlanmış ve hemen ardından Ahmedinejat 1970’lerde başlayan yolda İran’ın 2006’da artık uranyum zenginleştirmeyi tek başına başardığını açıkladı ve “İran’a yapılacak en küçük bir saldırıya dünyanın her yerinde cevap vereceğiz” diyerek Amerikan belgelerine karşılık verdi!
Sonuç: Bugün Amerika’dan Slovenya’ya yapım aşamasında olanlar dahil 500 nükleer reaktör ve daha fazla sayıda yan tesis var! Ama ne hikmetse onların ne yaptıklarından çok İran’- ın ne yapmaması gerektiği üzerinden sert bir ayrışma ve sistem için diyalektik oluşturuluyor! Anglo-Sakson güçler ve onların dünyası için İran “kötü adam” ve sistemi yürütebilmeleri için kötüye ihtiyacı olduğu sürece de böyle bırakılmaya devam edecek. Bu bilgiler sonrası “takas anlaşması” imzalayan Türkiye’nin “birilerine göre neye çomak soktuğunu” bir daha düşünün!