Jo'burg'da elektrik, Barnes ve Üründül
OTOMOBİLLE finalin oynanacağı Soccer City’ye giderken, şoför bir benzincide durdu. Normal olarak benzinciye giren aracın benzin alacağını düşünürsünüz değil mi? Ben de öyle sandım. Ama şoför market kısmına girdi. Bu sefer de “Sigara filan alacak” diye düşündüm. Ama bu tahminim de tutmadı. Eli boş araca döndü. “Ne oldu? Neden durduk?” diye sordum. “Elektrik aldım” dedi. Sonra da inanmakta güçlük çektiğim bir sistemi anlattı.
Güney Afrika’da evlerde elektrik saati yok. Elektrik benzincilerde satılıyor. Evde küçük bir kutu var. Üzerinde de düğmeler. Benzinciye gidip “1000 randlık elektrik istiyorum” diyorsunuz. Benzinci de kontür gibi elektrik yüklüyor. Verdiği fişte numaralar var. O numarayı eve gelip o kutuya yazıyorsunuz.
1000 randlık elektriği istediğiniz gibi kullanıyorsunuz. Bitip bitmediğini kutudan takip edebiliyorsunuz. Eğer bittikten sonra benzinciye gitmezseniz elektriğiniz anında kesiliyormuş. Böylesini ne duydum ne de gördüm. Biraz tuhaf geliyor. Benzinciye gidip “Bana biraz elektrik verin” demek.
Final öncesi Johannesburg’da dolaşırken birçok ünlü ismi görebiliyorsunuz. Örneğin dün gece oturduğumuz kafede İngilizler’in eski ünlü futbolcusu John Barnes vardı. Son derece sempatik ve hiç değişmemiş. Çok cana yakın. Barnes’ı görünce hemen Türkiye’yi 8-0 yendikleri maç aklıma geldi. “Hatırlıyor musun?” diye sordum. Önce bir kahkaha attı. Belli ki hemen hatırladı. Yoksa niye gülsün? “Evet dostum. Hatırlıyorum. Ama çok eskidendi o. Unutun o maçı. Size artık kimse 8 tane atamaz. Bir kere oldu, yaşandı. Her ülkenin futbol tarihinde böyle şeyler olur” dedi. O “Bir kere” dedi ama benim hatırladığım 2 tane 8’lik maç var. O ikincisini unutmuş galiba. Ben de hatırlatmadım. Hemen söyleyelim, Barnes burada yorumculuk yapıyor.
Sonra Gullit ortaya çıktı. O ünlü saçlarından eser yok. Şişmanlamış ve hatta saçları dökülmüş. Yolda görseniz tanımanız mümkün değil. Ama o bildiğimiz havası yerinde. Hollandalı taraftarlar ona hâlâ tapıyorlar. Final için Jo’burg’da. Yanında sarışın bir adam var. İyi bakınca onu da tanıyorsunuz. İngiliz Steve McManaman. Normalde Barnes ile oturması gerekiyor ama Gullit ile birlikte. Onu çözemedim. Bir ara Barnes “Ne iş yapıyorsun?” diye sordu. “Gazeteciyim” dedim. Sanki biraz yüzü asıldı gibi geldi bana. Ya da bu konuda paranoya sahibi olduk. Gullit’e gazeteci olduğumu söylediğimde önce yüzüme şöyle bir bakıp arkasını döndü. Dönersen dön. İlerleyen zamanda çok ararsın bizleri.
Ömer Üründül bir kenarda oturuyor. O da bizim ünlümüz. Ama yüzü müthiş asık ve keyifsiz. Hiç gülmüyor. Belli ki morali çok bozuk. Adam haklı. Dünya Kupası finalinden daha çok konuşuluyor Türkiye’de. Bir de bel altı vurmaya başladılar Üründül’e, “Müdürlere para yediriyormuş. Ondan yorumculuk yapıyormuş” diye asılsız suçlamalar yönelterek. “Pes artık” demekten başka bir şey gelmiyor insanın aklına. Seversin ya da sevmezsin. O başka. Ama eleştireceğim diye bel altı vurmak işin suyunu çıkarmak oluyor. Üründül 1996’dan bu yana televizyonlarda yorum yapıyor. Hemen hemen hepsinde yaptı. Hepsine mi para yedirdi? Beğenmeyen dinlemez. Bas düğmeye, maçı sessiz izle. Sonra da adam gibi eleştir. Bunu yapanlar var. Tabii ki beğenmiyorsan yazacaksın. Ama belli ki bel altı yazanların kendileri ve çevrelerindeki hayat böyle. Ve her şeyin öyle döndüğünü düşünüyorlar. Siz o alıştığınız dünyada yaşayın. Ama sizin gibi olmayanların yakasını bırakın en azından.
Elektrikten girdik, Barnes ve Gullit ile devam ettik, Ömer Üründül ile Dünya Kupası turunu sürdürdük. Son olarak FIFA’nın medya kanalına girdim. Kendi şifremi yazıp sayfama baktım. Hollanda-İspanya maçı için bilet talebime “Approved” yanıtı gelmiş. Bu ne demek hemen söyleyeyim: “Halilciğim final maçı için biletin hazır. Gel izle” demek. Sağ olasın FIFA.