• Yazı Boyutu:
  • A+
  • A-
HABERTÜRK Gazetesi yazarlarının köşeleri, saat 14:00'den itibaren güncellenmektedir.
Murat Bardakçı

Murat Bardakçı

[javascript protected email address]

Devletlû gözyaşları

21 Temmuz 2010 Çarşamba, 11:16:40

AYETULLAH Humeynî, sürgünde yaşadığı Fransa’dan 1979 Şubat’ında İran’a döner dönmez, Tahran’ın kuzeyindeki Camoran semtinde müstakil ama küçük ve eski bir eve yerleşti ve İslam Cumhuriyeti’ni bu evde kurdu.
Ev son derece mütevazi idi ve içerisindeki eşya, binadan da mütevaziydi. Gördüğüm için söylüyorum: Çalışma odasında bir sedir, sedirin yanında birkaç kitap, ufak bir yatak odası ve daracık mutfakta elektrikli bir çaydanlık...
Hemen ileride, “Hüseyniye” adında küçük bir mescid vardı. Humeynî bazı günler evinden çıkıp buraya gidiyor, meşhur konuşmalarını mescidin çatıya yakın kısımda bulunan ve minber niyetine kullandığı küçük balkondan yapıyordu.
Camoran’daki mescide birkaç defa gitmiş ve artık son dönemin siyasî tarih kitaplarına giren bu konuşmaların bazılarını Humeynî’nin dört-beş adım ilerisinde bizzat dinlemiştim.

BALKONUN ALTINDAKİLER

İslâm Devrimi’nin öteki liderleri dinleyicilerin, daha doğrusu cemaatin ön sırasında otururlardı ve aralarında öyle isimler vardı ki: O günlerde Cumhurbaşkanı olan şimdiki dinî lider Ali Hamaney, yine o günlerin Meclis Başkanı Haşimî Rafsancânî, devrimin “kasap” diye nam salan başyargıcı Sadık Halhalî, “İslâmî İrşad” Bakanı olan ve sonra cumhurbaşkanlığı yapan Muhammed Hatemî, 80’li senelerin başbakanı ve bugünün en şiddetli muhalifi Hüseyin Musevî, Humeynî’nin zamanla gözden düşecek olan en yakın arkadaşlarından Ayetullah Montazarî ve daha kimler kimler...
Humeynî besmele çekip söze başladığı anda ve daha ilk cümlesini tamamlamadan, bu devletlû devrimcilerden önce hafif hıçkırıklar işitilir, hıçkırıklar yarım dakikaya kalmadan şiddetlenir ve ardından gözyaşları seller gibi akmaya başlardı.
Dikkat etmiştim; devrimin liderleri arasında ilk hıçkırık mutlaka Rafsancânî’den gelir ve en yürek paralayıcı şekilde ağlayan da mutlaka Rafsancanî olurdu. Hele o gün Humeynî’nin konuştuğu balkondan zemine uzanan direklerin yanına oturdu ise Rafsancanî daha da bir âlem olur, başını direklerden birine yaslar, sonra hafif şekilde vurmaya başlar, gözyaşları sel olur akar ve başındaki beyaz sarık geriye kayardı.
Neye ağladıklarını merak mı ediyorsunuz? Herşeye! İmam, meselâ “İşsizlere iş bulmamız lâzım” mı dedi, hüngüüürrr! “İran bundan böyle o mel’unun -yani Şah’ın- zamanı gibi olmayacaktır” mı buyurdu, uğultu hâlinde bir âh ü vâh! Hele sözü Irak ile devam eden savaşta can verenlere ve Kerbelâ şehidlerine getirip bir de âyet okudu mu... İşte, o zaman küçük kıyamet kopardı: “Meded Yâ Alî” yahut “İmâm-ı Heştum” nidaları arasında yakasını yırtanları mı ararsınız, dövünenleri mi, yoksa katılıp kalanları mı...
Kerbelâ’da işlenen cinayetlerin İran toplumunda hâlâ devam eden tesirini, Mehdî inancını ve Şiî doktrinini biliyor idi iseniz bu ağlamaların, feryadların ve figanların mânâsını anlar, hattâ anlamakla kalmaz, mutlaka etkilenirdiniz. Hele bazı gecelerde, özellikle de Muharrem ayında okunan mersiyelere ve zikirlere şahit oldu iseniz, Hüseyniye Mescidi’ndeki hıçkırıkları ve akan gözyaşlarını az bile bulurdunuz.

“YAŞA-VÂROL” YERİNE GÖZYAŞI

İran’da asırlardır vârolan bu ağlama âdeti nasıl oldu ise, şimdi bizde de başladı, haykırarak verilmesi gelenek olan nutukların yerini artık gözyaşları ile bezenmiş kesik cümleler aldı. Kürsüde konuşanın gözleri bir anda yaşlarla doluyor ve konuşmacıya asırlardan buyana “Yaşa!”, “Vârol!”, “Nûrol!”, “Allah seni başımızdan eksik etmesin” nidâlarıyla refakat eden hâzirun da hıçkırıklara bürünüyor.
Cemaat önderleri, bazı efendiler yahut diğer manevî rütbe sahipleri konuşurken ağladılar ve onları dinleyenler de efendi hazretlerinin sözlerinden aşka gelip gözyaşlarına hâkim olamadılar diyelim; ki olabilir, normaldir...
Ama ya icranın başındaki kişinin sık sık ağlaması?
Acaba aynı makamın daha önceki sahipleri hissiyattan yoksun mu idiler, yoksa millet olarak dramatikleşmeye mi başladık, bendeniz çözemedim!

Diğer Yazıları

Gafletin böylesine pes!

  • Yayın Tarihi: 03/02/12 11:19
  • [javascript protected email address]
HABERTÜRK'te dün, Bülent Günal'ın Türk Tarih Kurumu'nda Tarih Araştırmaları Grubu Başkanı Prof. Dr. Kemal Çiçek'in Halep'te bulduğu bazı belgeler konusunda önemli bir haberi vardı. Prof. Çiçek 1915'te tehcire tabi tutulup Suriye'ye gönderilen...
Devamını Oku

Itrî Yılı

  • Yayın Tarihi: 01/02/12 10:06
  • [javascript protected email address]
UNESCO, 2012'yi "Itrî Yılı" ilân etti. Bugün tedavülde olan yüz liralık banknotların üzerinde hayâlî bir resmi bulunan "Itrî", yahut tam adı ile "Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi" 17. yüzyılın meşhur bestecisidir. Bugüne...
Devamını Oku

Nefret tarihçiliği

  • Yayın Tarihi: 30/01/12 10:00
  • [javascript protected email address]
GEÇEN gün, TV'de tarihimizin bilinmeyen son devri hakkında yeni bir kitap çıkartmış olan "tarihçi" bir hanımefendiyi dinledim...Hanımefendi ekranda saydırıyor da saydırıyordu... 1915'den girdi, Dersim'den çıktı, Edirne olaylarına uğradı, Varlık...
Devamını Oku

Büyükelçinin küpesinin geçmişinde Yavuz değil, Asyalı dervişler vardır

  • Yayın Tarihi: 29/01/12 19:27
  • [javascript protected email address]
Tek küpeli diplomatımız olan Berlin Büyükelçisi Hüseyin Avni Karslıoğlu, küpesinin ilhamını Yavuz Sultan Selim'den almış olduğunu söyledi. Bu iddiaya kaynaklık eden ve Yavuz'a ait olduğu söylenen Topkapı Sarayı'ndaki meşhur küpeli tablo aslında Şah...
Devamını Oku

'El mer'u ma'â men ehabbe'

  • Yayın Tarihi: 27/01/12 10:07
  • [javascript protected email address]
YAZININ başlığında okuduğunuz Arapça ibare "Kişi sevdiği ile beraberdir" mânâsına gelir, Hazreti Muhammed'e ait bir söz, yani "hadis"tir.Bazı hadis kitaplarında ibarenin sonuna "fî yevme'l-kıyâme" kelimeleri ilâve edilir, yani hadisin tamamı "El...
Devamını Oku
Tüm Yazıları