Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        FİLİSTİN ve İsrail arasında barış görüşmeleri başladı. Bundan memnun olanlar da, olmayıp fırtınayı koparanlar da var.

        Memnunlar cephesi ABD, İsrail’in fazla şahin olmayan hükümet ortakları ve Arap Birliği ülkelerinden oluşuyor. İsrail hükümetindeki Lieberman gibi şahinler bu tarafın umudunu kırıyor. Tek umutları Obama’nın olmayan sihirli değneği.

        Memnun olmayanlar ise İsrail’in şahin kanadı, İran ve onun saz arkadaşları Hamas, El Kaide gibi örgütler. Bu cephenin barış planı da, barışa niyeti de yok. Kafalarındaki tek çözüm yolu, bir tarafın diğerini topyekûn imhasından geçiyor. Kimin kimi önce imha edeceği mevzuunu da doğal olarak müzakereye değer görmüyorlar. Vaktiyle İsrail ve Filistin liderlerini aynı anda TBMM’de ağırlayan Türkiye’nin arabulucu veya başka bir sıfatla bu tartışmada olmaması da eleştiriliyor.

        Türkiye’nin tarafsız kaldığı, dolayısıyla da bertaraf olduğu yorumları yapılıyor. Türkiye’nin bertaraf olduğu, tarafsız kaldığı gibi yorumlara katılmak mümkün değil.

        Zira Türkiye’nin sessizliğini iyi okumak gerekiyor. Sessizlik her zaman tarafsızlık değildir ve kendi başına bir tavırdır aslında.

        Türkiye masada 3. tarafı yani gerçek mantığı temsil ediyor. Filistin halkının önemli bir kesimini temsil etmesine rağmen Hamas’ın masada olmamasından rahatsız, bu nedenle sonuçtan umutsuz olanları bu mağrur tavrıyla en güçlü cephenin bayrağını taşıyor.

        ABD’nin kuyruğuna yapışıp masaya oturan Arap diktatörlerinin savaştan, baskıdan bıkmış halkları, İsrail’in güven içinde yaşamasını isteyen İsrailli demokratlar, Türkiye’nin arkasında duruyorlar. Çünkü Türkiye, Filistin’in de İsrail’in de bir arada var olma haklarına saygı duyuyor. Neticede Türkiye’nin bertaraf falan olduğu yok. Lakin onun temsil ettiği cepheyi fark etmek isteyenlerin vicdanlarının sesine kulak vermeleri gerekiyor.

        Orta sınıf beyaz kadınlar

        AVUSTRALYA’nın Ayşe Arman’ı Ruth Ostrow, başından geçen bir olayı anlatırken “orta sınıf beyaz kadınlar” hakkında önemli bir noktaya parmak basmış.

        Sevgili Ruth, Güney Afrika’da bir tatil köyünde gezinirken yol kenarında kanadı, ayakları kırık acılar içinde kıvranan bir güvercin buluyor. Daha fazla acı çekmemesi için kuşu öldürmesi gerektiğini anlıyor.

        Lakin buna cesaret edemiyor ve otelin yolunu tutuyor. Sevişirken dahi kedilerin vicdanına terk ettiği o yaralı güvercini unutamıyor. Bir vicdan muhasebesi yapıyor ve iyi niyetle de olsa bir güvercini öldürememesinin nedenini buluyor. Ruth aslında kendisi gibi hiçbir “orta sınıf beyaz kadının” radikal eylemlerde bulunamadığını fark ediyor.

        Aşkları da siyasetleri de aynıdır orta sınıf beyaz kadınların. Henüz başka bir dala tutunamadıysa, nefret ediyor olsa da hiçbirinin eşini terk ettiğini duyamazsınız. Ne diktatör ne de cesur bir reformcu lider olabilirler.

        Diktatörlük veya demokrasi her tür kurulu düzenin en yılmaz savunucuları da yine orta sınıf beyaz kadınlardır. Mevzubahis olan statükoysa, orta sınıfın beyaz kadınları için gerisi teferruattır.

        Blogger eksiğimiz

        FRANSA’dan bir arkadaş aradı. Bir konferansa davet etmek için Türkiye’deki etkin blogger’ların isimlerini sordu. Benim aklıma tek bir isim gelmedi.

        Ne yazık ki Amerika ve hatta İran’daki gibi etkin blogger’larımız yok. Amerikalı blogger’ları dünya tanıyor oysa.

        Arianna Huftington mesela. ABD’nin en etkin kadınlarından olan Yunanlı Huftington ablanın sitesini her gün 13 milyon kişi ziyaret ediyor.

        Siyasi otorite üzerindeki gücü New York Times’ın bile üstünde neredeyse. Bakalım bizim ne zaman Drudge ve Huftington gibi etkin blogger’larımız olacak.

        Müslüman okurların Ramazan Bayramı’nı, Musevi okurların Roş Aşana’sını kutlarım.

        Diğer Yazılar