Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Serge Gainsbourg'un hayatını anlatan bir film seyrettim... Sanatını, geldi gittilerini, sanrılarını, o şaşaalı dünyanın bedelini, yarattıklarını, kendinden verdiklerini bir tarafa bırakıyorum, dönüp dolaşıp Brigitte Bardot ile yaşadığı aşkta takılıyorum.

        Hani Gainsbourg'un şu ünlü "Je t'aime, moi non plus" şarkısı vardır ya, Jane Birkin'in orgazm sesleri arasında akar gider; aslında o şarkı Bardot'ya yazılmıştır. Ama o dönemde Bardot evli olduğu için ünlü aktris yayınlanmasını istemez...

        Hatta kaydın aslını bir kasaya kilitler.

        "Gelmiş geçmiş en güzel aşk şarkısını yazdı bana!" diye ağlar Gainsbourg'un anne babasına: "Ama ben onu bırakıyorum..." Gainsbourg şarkı yazmaya devam eder etmesine ama bence bu ayrılıktan sonra iflah olmaz. Jane Birkin ile 10 yıl süren birlikteliği bile ruhundaki fırtınayı dindirmeye yetmez...

        Natalie Portman'ın Siyah Kuğu'sunu da izledim sonunda... Yazdım ya, bilmeyenlerin ülkesinde, çok uzaklarda, Tampa, Clearwater kıyılarında temizlenmeye çalışıyorum bir süredir... Yok detoks falan değil, ruhumu temizlemeye çalışıyorum, enerji dolmaya... Günlük koşuşturmadan bir türlü seyredemediğim filmleri seyrediyorum, okuyorum, bol bol ikizlerle zaman geçiriyorum. Geceleri bile beraber uyuyoruz, neredeyse Amerika'nin bütün tuvaletlerini beraberce ziyaret ediyoruz, çiş, kaka mevzu nedeniyle... Şaka bir yana ne güzelmiş, doya doya anne olmak...

        Dönelim Siyah Kuğu'ya...

        Bayıldım filme...

        Natalie Portman'a da...

        Onu izlerken hep Azra Akın geldi aklıma nedense... Hani daha önce sormuştum ya Azra her şeyiyle mükemmel, dansıyla, duruşuyla, gülüşüyle, vücuduyla... Peki neden yeterince ilgi çekmiyor? Neden bir star muamelesi görmüyor, neden erkeklerin en fazla arzuladığı "kadın" olmuyor?

        Cevabı Siyah Kuğu'daydı...

        Çünkü tutku gerekiyor...

        Sakın sadece seksten bahsettiğim anlaşılmasın; işi ucuzlatır, yaratılanı basitleştirir. Benim anlatmak istediğim o arıza olma hali, sadece yaratırken ya da üretirken değil, kişiliğin rahat durmaması, öyle ya da böyle içinde kötülüğü barındırması...

        Olmuyor işte sevgili okuyucu, işin işine şeytan karışmayınca olmuyor...

        Gainsbourg'la kısa ama fırtınalı bir aşk yaşayan Bardot da öyleydi... Kaç erkeğin hayatını etkiledi, kaç erkeğin yaratmasına vesile oldu... Bugün ise o arızalığı başka türlü devam ediyor.. Örneğin, Sarkozy'ye av partisini eleştirmek için mektup yazıyor, hediye gönderdiği Bruni'nin, teşekkür etmedi diye "terbiyesiz" olduğunu açıklıyor ve ekliyor:

        "Hayatımın hiçbir döneminde iddiasız biri olmadım. Bir şeyi istedim mi alırım, pitbull gibi yapışırım... inatçıyımdır... "

        Bu arıza karakteri kendisinden neler götürdü, bedeli neydi bilinmez...

        Ama o başkalarının hayatında fark yarattı... Natalie Portman'ın Siyah Kuğu'su bir şey daha öğretti... Farklı olacağım diye farklı olunmuyor, ne yapsan, ne kadar "mış" gibi davransan boş...

        Gerçek fark yaratanın içinde galiba biraz kötülük bulunuyor, biraz vicdansızlık, çokça kendini sevme ama davranışım nereye gider, yaptığım beni farklı mı kılar, ses mi getirir düşüncesine asla kapılmadan...

        Dedim ya işin içine mutlaka şeytan karışıyor... Gainsbourg'la başladık, onunla bitirelim... Film vesilesiyle, Fransız milli marşı La Marseillaise'in reggae versiyonunu tekrar dinlemek hoştu. İlk yayınlandığında kıyamet kopmuştu.

        Bugün biri İstiklal Marşı'nı tekrar yorumlasa, pop, jaz, reggae...

        Kaldırır mı bu ülke?

        Komik olmayın!

        Bizde fark yaratmak bile planlı programlı...

        Nefret edilen olmayı seçmenin bile kuralları var...

        Diğer Yazılar