Orwell'e selam
OKUYAN bilir. George Orwell’in meşhur 1984 adlı romanında kişiliksizleştirilmiş toplumun kontrolünü sağlamak amacıyla dildeki kelimelerin anlamları da değişir. Barış savaş demektir. Ancak burada kasıt topluma açılan savaşın, devletler arası savaşı önlemesidir.
Büyük birader tarafından gözetlenecek ve bireylikleri yok edilmiş insanların kafasının karışması gerekir. Bunun destekleyici çabası tarihin yeniden yazılması çabasıdır. Nitekim romanın kahramanı da sistemin tarihi yeniden yazma bölümünde çalışır.
Şu sıralarda Türkiye’de olup bitenlere Orwell’in romanının çerçevesinde bakabilirsiniz. Henüz herkesi denetleyen, gözeten, tek merkezli bir kontrol ağının içinde debelenmek söz konusu değil. Ancak telekulaklarıyla, olmadık ithamlarla tutuklanıp iradeleri kırılmaya çalışılan, özel hayatları tecavüze uğrayarak serbest kalan insanlarıyla, Cumhuriyet tarihinin topyekûn yeniden yazılması çabalarıyla, Orwell’in kulaklarını çınlatacak pek çok gelişme de yaşanıyor. Gene Orwell’ci bir âlemde olması gerektiği gibi herkes suret-i haktan görünerek doğru kelimeleri kullanıyor. Herkes demokrat, herkes hukukun üstünlüğüne inanıyor, herkes bireylerin mahremiyetine saygılı ve herkes adaletin peşinde.
Bu adalet de her şeyden önce askerin güdümündeki soğuk savaş yapımı siyasi sistemin karanlık, hesabı verilmemiş sayfalarını açığa çıkararak sağlanacaktı. Onyıllar içinde devletin istihbaratı veya güvenlik birimlerince hayatları kaydırılmış gençlerin, yazarçizerin, çoğunluğu solcu seçkinlerin, son dönemde özellikle Kürtlerin, Alevilerin başına gelenlerin bir muhasebesi yapılacaktı. Hesap verilecekti.
Tarifsiz acıların yaşanmasında suç ortaklığı bulunan yargının da zihniyeti, yapısı, yaklaşımı değişecek hukuk, siyaset kavgasının ele geçirilmesi gereken bir alanı olmaktan çıkıp adil bir sistemin kurulmasına yol açacaktı. Ergenekon davasının başladığı zamanlarda hayli geniş bir toplumsal desteğe sahip olması, bu davayla ilgili gelişmeleri, küçümseyenlerin bile dikkatle izlemek zorunda kalması bu beklenti ve umutlar nedeniyleydi. Her ne kadar bu arınma işinin önemli bir ayağı olması gereken medya organları, mesleki açıdan feci bir sınav verdilerse de umutlar uzun süre diri kaldı.
Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın Ergenekon terör örgütü üyeliği kapsamında gözaltına alınmasıyla o davanın meşruiyeti belki de onarılmayacak bir hasar gördü. Tüm çalışmaları, kamuoyu önündeki duruşları, ortaya çıkardıkları gerçeklerle Ergenekon ağının parçalanmasına çalışmış iki gazeteciden bahsediyoruz.
Her iki gazeteci de emniyet içindeki Gülen cemaatiyle bağlantılı örgütlenmeyi incelemiş ve bu konuda yazmış gazeteciler. Şık aynı zamanda Oramiral Özden Örnek’e ait darbe günlüklerini yayınlayan Nokta ekibinden. Şener ise Hrant Dink cinayetinde tüm devlet mekanizmasının sorumluluğunu sergilemiş ve olmadık itham ve iftiralara, tehditlere rağmen doğru bildiği yolda yürümeyi sürdürmüş bir gazeteci.
Bu açıdan bakıldığında emniyette örgütlenme iddialarını ilk kez yüksek sesle dile getiren istihbaratçı Hanefi Avcı’nın itibarsızlaştırılmasına benzer bir durumla karşı karşıyayız.
Ancak gene belli ki bu sefer kamuoyu vicdanı çok somut belgeler ve bilgiler ortaya serilmedikçe bu tutuklamaların meşruiyetini kabul etmeyecektir.
Bu bağlamda tüm dava inanılmaz ağır bir gölgenin altına girmiş, geçmişle hesaplaşmanın yarıda kalması, hukukun üstünlüğüne dayalı bir düzene geçilmesinin sekteye uğraması ihtimalleri iyice güçlenmiştir.
Yaşanan bir muktedirler savaşıdır, devletin temizlenmesi asli hedef değildir ve anlaşıldığı kadarıyla Türkiye bu sorunla daha uzun süre uğraşacaktır.