Ne pus biter, ne pusu!
Kağıtlar gelir, belgeler gider, “bağımsız yargı”nın bağımsız kararının değişmesi bağımsız yollardan mümkün olur… Falan filan!
Ama sebep ile sonuç…
Niyet ile kısmet…
İşin özü ile özün sözü değişmez!
Çünkü mesele odur ki…
Bu ülkede demokrasi hem seçmelidir, hem şifrelidir.
Hukuk, kodludur.
Hükmetmek, kodum mu oturtmalıdır.
İlkeler kendine yontmalı, adalet yandan çarklıdır.
Hayat değişir, rejim değişmez.
Herkesin ömrü kırmızı çizgiler arasına sıkışır.
Ya teğet geçer, umurunda olmaz; ya kalbine batar, ömrün boyu acı çöker; bir ömrün kalmışsa bakiye.
Cesaret, cüretin işgali altındadır…
Mertlik, kalleşlik marifetiyle iğfal edilir.
Yeterince kan, yeterince acı, yeterince kayıp, yeterince kin ve nefret asla yetmez…
Hiçbir kâbus, hiçbir korku, hiçbir travma, hiçbir baskı, hiçbir yarılma bin yıl bitmez.
Ne pus biter, ne pusu!
***
Alın size demokratik Türkiye!
Hukuk devletim!
Sözde Anayasa değişir, sözde 12 Eylül darbesi hukukuna karşı bir 12 Eylül referandum neyin eylenir…
Netice şudur:
Sadece 12 Mart Anayasası ve zihniyeti ile kurumları değil; ulan, 12 Mart darbesinin mirası bile yürürlüktedir!
Azınlıkta kalan oyları ve milletin çok renkli tercihlerini hiç tanımayıp yüzde 10 barajını kaldırmayan bir barajlar kralı, “ille de istikrar” derken, Evren’den farklı bir dil mi konuşmuş olur!
YÖK’ün kökünü, HSYK’nın hasını kullanırken, çok mu değişmiş değiştirmiş olur!
***
Alın size cumhuriyetçi kırmızı çizgiler!
Cumhuriyet idealinin “Eşitlik, özgürlük, kardeşlik”, cumhuriyetin özünün “Adalet, hakkaniyet” olduğundan bihaber çizgili pijamalar, zebralar.
Zaten çoğu zaman küflü, baskıcı, yasakçı, çizgili kanunlarla cezasını çeken, yasak hakları infazdan sonra hemen iade edilmesi gereken insanları, yeniden mahkeme mahkeme hak aramaya mahkûm eden “adlî tip”!
Elimizdeki hukuk bile söylediği halde, farklı kanunlardan “Failin lehine olanı” uygulamayan yargı üstatlığı!
Çağdışı kalmış kanun ve hükümlerin örümcek ağlarını, hep “devlet namına”, insanların ve hayatın üstüne, onlar birer böcekmiş gibi geren…
Ne hukuk felsefesini; ne fiili, evrensel üst hukuk ölçülerini takan, müebbet bir duvar!
***
Hayatınızda o duvara hiç çarpmadınızsa…
Duvar size hiç çarpmayacağından değildir!
Hava pusluysa, gün gelir, bir pusu da sizi bulur.
Geçmiş olsun!
“Ucube” deseniz de, hiçbir heykel gelip insanı bıçaklamaz.
Hele adı “İnsanlık”a dairse.
Hiçbir heykel bir yeri basıp insanların gırtlağını kesmez; hiçbir heykel bir caddede, bir sokakta kalleşçe arkadan yaklaşıp birinin kafasına sıkmaz.
Ama…
O yandan bu yandan…
Kendi heykelini put yapıp tapanlar yahut başkasının değerlerini taşlayanlar; şiddeti kutsayanlar, dillerini ve sözlerini bile birer linç sopası gibi kullananlar…
Ezberlerine göre, kimi insan acısına, kimi kalleşliğe oh diyebilenler…
Kendini cennetlik sanırken bile cehenneme odun taşır.
Saldırgan, ister dilinden farklı şifreler aynı anda dökülen meczup olsun, ister bir organizasyon mamûlü; Bedri Baykam ile asistanı Tuğba Kurtulmuş’a da geçmiş olsun!
Soğuk dava!
Vicdani ret de evrensel hukukun parçası.
Ama burada henüz paramparça.
Enver Aydemir, askerliği reddetmiş, gözaltına alınmış, “kötü muamele”ye, ki hukukta “işkence” de deniyor, maruz kaldığı iddia edilmiş, “emre itaatsizlik ve firar”dan yargılanmıştı.
Duruşması sonrası, babası Ahmet Aydemir, Avukat Davut Erkan, yazarlar Fatih Tezcan, Halil Savda ve oyuncu-yönetmen Mehmet Atak basın açıklaması yaptı.
O açıklama da “Halkı askerlikten soğutacak propaganda” sayılıp dava açıldı; “Herkes bebek doğar” sözü de suç unsuru sayıldı.
İlk duruşma bugün (perşembe) Eskişehir’de.
Siz ne çok sayıda subay ve astsubayı bile “15 yıllık mecburi hizmet”in, mağdur ya da mahkûm ederek askerlikten soğuttuğunu biliyor musunuz?
Ben de hiç bilmiyordum. 5 yıldır, yüzlerce muvazzaf ve emekli mektubuyla, çok sayıda firari ve firar hükümlüsünün anlattıklarıyla öğrendim!
Astına, eratına kötü muamele veya şiddet uygulayarak “Askerlikten soğutmak”tan mahkûm kaç kişi duydunuz peki!
Vicdan mahkûm olabilirken bu ülkede, vicdansızlıklara dair ne duydunuz!