Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        MARCEL Proust'un "Kaybedilmiş Zamanın Peşinde" adlı romanını okumaya teşebbüs etmediyseniz bu yazıya yol açan hissiyatı tam anlayabilmeniz mümkün değil.

        Okumaya girişmeyecekseniz de eserin tümünü elinize almanız bile Proust'un kısa yazı yazma konusunda özürlü olduğunu anlamanıza yetecektir. Proust'tan önce uzun ve büyük romanlar yazmak Rusların hakimiyetindeydi, ama onunla birlikte uzun roman yazma yarışına Fransızlar da girdiler.

        Romanını elinize alıp birkaç defa kaldırmaya çalışırsanız, ağırlık çalışması yapmak için sabah jimnastik salonuna gitme gereğiniz kalmaz.

        Sakın ha, benim bir defasında yaptığım gibi çıkacağınız uzun yolculukta okuyacağınız kitap olarak bunu yanınıza almaya kalkışmayın. Çünkü havalimanına biraz geç kaldığınız takdirde uçağınızı kaçırmanız kesindir. Zira kitabın yol açtığı ekstra ağırlık nedeniyle uçağın kapısına koşabilmeniz mümkün değil. Yanımda taşımayayım diye bagaja vermeye kalkışırsanız da ağırlık parası çok tutuyor.

        Şimdi diyeceksiniz ki, "Acaba Proust'un söyleyecek çok şeyi mi vardı ki bu kadar uzun yazmak zorunda kalmıştı". İşi garip yapan nokta da bu; aksine o diyeceği en az olan yazarlardan biriydi ama hayatın detaylarına takıntılıydı maalesef. Başka yazarlar, "Burada bir kek var" diyerek işi bitirirken Proust "burada" dediği yerin bütün detaylarını tarihiyle birlikte anlattıktan sonra keki de tarif etmeye başlardı. Ardından o kekin kendisine hatırlattıklarına geçerdi. Eski anılarını da 100 sayfa kadar yazdıktan sonra konuyu bitirir ve sonuçta diğer yazarlarla aynı şeyi söylemiş olurdu. Yani o da "Burada bir kek var" demiş olurdu, ama o bunun için diğerlerinden yaklaşık 200 sayfa fazla harcardı.

        Proust, kitabında uyumakta olan bir adamın yataktan sağdan sola dönmesini bile ancak 30 sayfada anlatabilmiştir. Bu şaşırtıcı bir dünya rekorudur.

        Ben eskiden o sayfaları okuduktan sonra, "Uyumakta olan bir adamın yatakta dönmesi gibi görece basit olan bir olayı bu kadar uzun anlatabilen bir adam kitabında iyi ki seks anlatmadı" diye not almışım.

        Eğer Proust bir sevişme sahnesini yazsaydı, diyelim ki 100'üncü sayfada başladı bu işe, 250'nci sayfaya gelindiğinde adam ancak külodunu çıkarmayı başarmış bulunurdu. Ondan sonraki 200 sayfada da kadının soyunması faslı gelirdi. Sevişmenin kendisine ise 500'üncü sayfa civarında gelinirdi bir ihtimal.

        ADAM NORMAL DEĞİL Kİ

        Uzun anlatması bir yana Proust'un sekse yaklaşımı da bir tuhaf. Bunu kitabında görüyoruz... Daha üçüncü sayfada hoşlandığı bir kadınla tanışıyor ve ona yaklaşmayı düşünüyor, 70'nci sayfaya gelindiğinde onu hâlâ öpmemişti. Halbuki normal bir Fransız erkeği, beşinci sayfanın sonunda kadınla yaşamaya başlamış ve hatta kendisine bir metres bile tutmuş olurdu.

        Proust, bir Türk erkeği üzerine yazıyor olsaydı üçüncü sayfanın sonuna gelinmeden kadın ile adamın dört veya beş çocukları olur, beşinci sayfada ise adam kadını öldürürdü.

        ÖLÜ KADINLA ROMANTİZM

        Beşinci aydan sonra ise romantizm başlardı. Bilmem son trendin farkında mısınız, Türk erkekleri öldürdükleri sevgilileriyle sonradan müthiş romantizmler yaşıyorlar. Son haber, kadını boğup öldürdükten sonra "elma seviyor" diye kadını elma bahçesine gömen adamla ilgiliydi.

        Öldürdükleri kadınlara bu kadar aşk duymaları aslında Türk erkeklerinin temelde müthiş romantik olduklarını gösteriyor bence. Proust da kitabında beşinci sayfada öldürülen kadına duyulan müthiş aşkı çok güzel anlatırdı ve bu da yaklaşık bin sayfa filan sürebilirdi.

        Bunun yanında Proust, bence ciddi bir ruh hastasıydı da. Örneğin, düşünsenize adam yatakta yatıyor ve hizmetçi kız elinde bir tepsiyle içeriye giriyor. Tepside sütlü kahve ve kek var. Adam her normal erkeğin yapacağını yapmak, yani kadına tecavüz etmeye çalışmak yerine kekin kokusundan dolayı annesini hatırlıyor. Bu sadece bir ruh hastalığının değil adamın hem iktidarsız hem de tehlikeli boyutta tamamen delirmiş olduğunu gösteren bir gelişme.

        Halbuki o, kek, kahve ve kadınla "Dokuzbuçuk Hafta" filminde olduğu gibi bazı fanteziler yapmalıydı. Bunun yerine kadın orada dikilirken adamın yatağında oturup o anda düşünülmesi gereken en son kadını, yani annesini düşünmesi son derece acıklı geliyor bana.

        ANNESİNİN KUZUSU

        Bu anne bağımlılığı Proust'un hayatında trajik boyutlara çıkmıştır. Annesine daima kaçta yattığını, kaçta kalktığını mektuplarla yazardı, ayrıca tuvalete ne kadar çıktığını da anlatırdı.

        Küçük tuvaletine çıkarken bir yanma hissettiğini, bunun neden olduğunu sorduğunda Proust 31 yaşındaydı. O yaşta annesine böyle bir soru sorabilen adamın bırakınız seks yapmayı, bunu düşünmesinin bile yasak olması lazımdı. İşte ben hem seks yazsaydı kitabı on binlerce sayfa olacaktı diye, hem de adamın tamamen deli olmasından dolayı onun seks yazmadığına şükrediyorum.

        GELELİM MALUM SORUYA

        "Bu yazı nereden çıktı, ne gereği var" diye soruyorsanız size sadece bir tek şey söyleyeceğim: Bir gün Alain de Botton, kalkıp Londra Havalimanı'na gidip, orada bir hafta geçirip neden kitap yazdıysa benim bu yazıyı yazmam da bu nedenden dolayı işte. "Proust'u Okumak Hayatınızı Nasıl Değiştirebilir" kitabının yazarı Alain de Botton kadar ben de Proust'u severim ve ikimizi de bazen seçtiğimiz konular nedeniyle mazur görmeniz gerekiyor.

        "Sen de kalk bir yerlere git" diyorsanız haklısınız, kalkmalıyım ama kalkarsam beni seçim gezisine yollayacaklar diye bir korkum da var. Seçim badiresi geçtikten sonra kalkarsam ise çöl gezmeye gideceğim. Birden çöllere karşı tutkum artmaya başladı, bunu da bir başka yazıda yazarım.

        Diğer Yazılar