Hukuk devletini korumak 'yalancı çoban'a kalırsa...
HATİP Dicle'nin milletvekilliğinin düşürülmesi ve BDP'li vekillerin Meclis'i boykot kararı almalarıyla gelişen süreç hepimizin kafasını ve vicdanını allak bullak etmiş durumda. Bir taraftan Hatip Dicle'nin mahkûm olmasına neden olan sözlerine bakıyorsunuz, ortada yorumcuların bile başlarına bir şey gelmeden söyleyebildiği şeylerden ötesi yok. Dahası, madem durum buydu, seçimlerden önce deklare edilmesi, Dicle'ye oy veren o kadar insanın iradesinin boşa çıkarılması engellenebilirdi.
YSK, adayların durumunu araştırmakla yükümlü idi, kendisine mahkûmiyeti kesinleş-tiren dosyanın gelmesini beklemeden, tek tuşla sisteme girip gerçeği öğrenerek gereğini yapabilirdi. Ancak o zaman da, "Daha dur, acelen ne, bu yaptığın yasal değil" denilecekti kuşkusuz. Zira, yetkisini kullanmada fazlaca hoyrat davranıp birden çok sayıda adayın adaylıklarını geçersiz kılmaya kalkıştığı seçim öncesi o dönem, YSK' nın hukukun içine ideolojik tutum karıştırdığı yolunda net bir algı oluşmasına neden olmuştu çoktan. Meşruiyetini o kadar gölgeledi ki, bugün hak etsin etmesin, payına düşen yalancı çoban muamelesinden başkası olamıyor.
Gelgelelim, olanların canımızı sıkması, geçici bir süre için ya da bazı kimseler için, hukuktan ve yasalardan taviz verilmesini talep etmeyi de meşru kılmıyor. Zira hukuk devleti diye bir veri söz konusu. Hukuk devleti, ihtiyaçları karşılayan yeni yasalar çıkana ve yeni düzenlemeler yapılana dek o mevcut kötü ve yetersiz ile devam etmeyi gerektiriyor. Diğer yandan, "insanların yaptıkları eylemlerin hukuki, cezai karşılıklarının ne olduğunu önceden bilebilir olmaları" gibi bir vaadi bulunur.
BİLE BİLE LADES
Peki durum nedir? Anayasa bir yıl ve daha fazla hapis cezasına hüküm giymiş olanların milletvekili seçilemeyeceğini söylüyor (M.76). Dicle'nin mahkûmiyeti ise Yargıtay 9. Daire tarafından 22 Mart'ta onaylanmış. Bu durumda, "YSK, Dicle'nin hüküm giydiğini gösteren dosya eline gelene kadar da duruma müdahale edebilirdi, partiye başka bir bağımsız aday gösterme şansı verebilirdi, neden vermedi?" sorusu baki olmakla beraber, başka bir soru da elzemdir. Hatip Dicle ve avukatları cezanın 22 Mart'ta onaylandığını, yani o tarihten itibaren Dicle'nin artık "sanık" değil, milletvekili olmasına engel olan bir hükümlülüğünün bulunduğunu bilmiyorlar mıydı?
Bilmelerine rağmen 11 Nisan'da neden adaylık başvurusu yapıldı? Belki ek süre verilir, yatılan süre mahkûmiyet süresine mahsup edilir gibi düşünceler söz konusu oldu. Ama Adli Sicil Kanunu 13/A maddesine göre cezanın dolmasından ancak 3 yıl geçtikten sonra "yasaklanmış hakların geri verilmesi" talep edilebilmektedir. Bu maddeye göre Dicle'nin 2014 yılına kadar milletvekilliği seçilme yeterliliği bulunmadığı için, vekil olarak Meclis e girmiş olmasından çok sonra bile vekilliği düşürülebilirdi.
Başa gelecek belalar öngörülebilir iken, partinin yaptığı gereksiz oranda risk almak olmuştur, hatta belki bu risk bile listeye alınmıştır. Nitekim şimdi süreç, BDP içindeki aşırı milliyetçilerin ve Kürt meselesini gerilim siyaseti üzerinden diri tutmayı hedefleyenlerin elini güçlendirmeye yarıyor. Bir ülkenin gerilmemesi, suçta ve cezada kanunilik ilkesinin sesini yükseltebilen, arkasında örgütü bulunan için görmezden gelinmesine; sesini çıkaramayan için devam etmesine bağlı kalmış ise orada düzen çöküyor demektir. Hukuk mefhumu tamir edilemez yaralar alıyor demektir.
Tam da bu nedenle, iktidar, an itibarıyla Meclis'e girmeme kararı vermiş bulunan BDP'li vekilleri ikna yolunu seçmeli. BDP nin desteklediği bağımsızları, YSK dahil, tüm vesayetçi kurumların yetkilerini, yapısını değiştirecek; hantallığı ve özensizliği mazeret kabul etmeyen anayasal bir düzen oluşmasını sağlayacak bir yeni anayasanın yapılmasında rol ve görev üstlenmeye razı etmeli.
BDP de, bütün bunlarla hiç ilgisi olmayan Meclis'i, ekürisinin şiddet potansiyelini siyasi bir enstrümanmış gibi masaya koyarak tehdit etme alışkanlığından vazgeçmeli. Aksi takdirde, bu kez de toplum vicdanından dışlanacak "Kürt kimliği"... Bu olduktan sonra ne kadar şahane yasalar çıkarırsanız çıkarın faydası yok. Kamu vicdanı tarafından dışlanmak, kamusal alandan dışlanmaktan daha feci sonuçlar doğurur çünkü.