Bosna'nın hayaletleri
Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Lakin ne çabuk unuttuk? Nasıl da kolayca silindi hafızalarımızdan? 20 sene evvel bu hafta Bosna’da büyük bir trajedi başladı. Avrupa’nın içinde giderek palazlanan, önüne geçilemeyen, sebepleri doğru dürüst anlaşılamadan ivme kazanan bir deli yangın... Tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşen bir şiddet ve husumet salgını. Daha düne kadar komşu olan, aynı havayı soluyan, aynı suyu paylaşan, geceleri aynı gökyüzüne bakıp rüyalara dalan, muhtemelen aynı kızlara âşık olup aynı türkülerle içlenen erkekler aniden birbirine düşman kesildi, zıt kamplara bölündü. Aşırı milliyetçilik rüzgârlarına kapılarak... Öyle bir savaştı ki 100.000’den fazla insanın canına mal oldu. 50.000 kadın tecavüze uğradı. Hikâyelerini “hür dünya”da kaç kişi işitti acaba, kaçımız kulak verdik? İlk defa burada sistematik biçimde tecavüz kampları kuruldu; tecavüz bir savaş silahı, etnik temizlikte bir araç olarak kullanıldı. Ve gene ilk defa Bosna Savaşı sonrasında, uluslararası hukukta tecavüz bir savaş suçu, insanlık suçu ilan edildi. Tanıkları dinleyenlerin gözyaşlarına boğulduğu mahkemelerde... Bu hafta Bosna’yı hatırlayalım, dostlar. Bilhassa biz kadınlar. Hangi dinden olursak olalım, ister inançlı ister inançsız, bir selam, bir dua yollayalım Balkanlar’a. Zira bu güzelim coğrafyada hâlâ savaşın hayaletleri dolaşmakta. Bir ağıt ki dinmemiş, bir yas ki devam etmekte, alttan alta. Ve şayet hakikaten umursuyorsak olanları, onları, hiç olmazsa bir katre ders çıkaralım yaşananlardan. Aşırı milliyetçi söylemlerden uzak duralım...
2 milyondan fazla insan evsiz kaldı Bosna Savaşı boyunca. Yerlerinden, yurtlarından, umutlarından oldular. Aileler bölündü, dört bir yana savruldu. Kimi Kanada’ya kaçtı, kimi Güney Amerika’ya. Ve binlercesi, kadın erkek, yaşlı çocuk, kaçamayanlar, gidemeyenler, bu şiddet dalgası nereden zuhur etti akıl sır erdiremeyenler, kısacası masum siviller telef oldu kör bir nefret söyleminin namlusunda. Aradan geçti 20 sene. BBC ekranında konuşan yaşlı bir kadını dinliyorum. Diyor ki: “Bunca kan döküldü, bu kadar slogan atıldı. Ne uğruna? Neye yaradı peki? Yazık, çok yazık... Her şey boşu boşunaymış.”
Women for Women, kadınların kadınlar için çalıştığı uluslararası bir organizasyon. İçinde her milletten, her meslekten kadına yer var. Bosna’da 30.000 savaşzede kadına yardım ettiler bugüne kadar. Bilhassa Srebrenica üzerine yoğunlaştılar. 1995 senesinde çoğu erkek ve oğlan çocuğu olmak üzere 8000 insanın öldürüldüğü ve hâlâ oraya giden ziyaretçilerin tepeden tırnağa ürperdiği bu hüzünlü diyarda çalıştılar. Bu kadın örgütünün hareket etme biçimi şöyle: Dünyanın farklı yerlerinden kadınları birbirleriyle “kız kardeş” ilan ediyorlar. Böylece İsviçre’de ya da Kanada’da yaşayan bir işkadını ya da gazeteci, diyelim, Uganda’da veya Pakistan’da yaşayan ve hayat şartları çok daha çetrefilli olan bir kadınla “kız kardeş” oluyor. Yazışıyorlar. Birbirlerini tanıyorlar. Her ikisi de kendi kutu kutu hayatlarının dışına çıkmaya başlıyorlar. Gelen maddi desteklerle yoksul kadınların kendi iş alanlarını yaratmaları sağlanıyor. Aynı zamanda kız kardeşlik kültürüyle psikolojik yardım, rehberlik ve manevi destek ağları kuruluyor. Her şey gönüllülük esasına göre. Irkçı ve kafatasçı söylemlerin insanlığa verdiği zarar ve yüreklere getirdiği katılık ve körlüğün en somut örneği değil miydi Bosna’da yaşananlar? İnsan kökleriyle gurur duyar, elbette. İnsan yetiştiği coğrafyayı, alıştığı gelenekleri, bildiği tatları, kokuları ve duyguları arar, elbette. İnsan geçmişine ve atalarının mirasına duygusal olarak bağlanır, elbette. Lakin buradan hareketle kendimize bir paye biçmek, bizim gibi olmayanları “öteki” ilan etmek, onlardan daha üstün, daha âlâ, daha ayrıcalıklı, daha akıllı, daha bir “daha” olduğumuzu zannetmek, nasıl bir hatadır, nasıl bir ZAN? Hiç mi ders almıyoruz acaba? Hiç mi iz bırakmıyor zihinlerimizde dünyanın başka yerlerinde yaşanan kıyımlar, katliamlar? Yoksa bir televizyon ekranından mı izliyoruz hayatı hep? Görerek ama dokunmadan...
Bazen merak ediyorum. Bir kız kardeşlik kültürü yeşertebilsek Türkiye’de. Kendimize hiç benzemeyen bir kadını anlamaya çalışsak, tutsak elinden, o da tutsa bizim elimizden. Biz ona anlatsak hikâyemizi, o bize açılsa. Dindar Müslüman bir kadın köşe yazarı, mesela, Ermeni veya Yahudi bir kadın işçiyle tanışsa; İzmirli Türk bir öğretmen Diyarbakırlı Kürt bir öğrenciyle yazışsa; Sünni bir ev hanımı Alevi bir ev hanımıyla konuşsa; Kemalist bir akademisyen başı örtülü bir sekreterle duygularını paylaşsa... Biz kadınlar bir bıraksak birbirimizi kamplara, yapay kategorilere bölmeyi, ötekileştirmeyi; anlasak ne çok ortak yanımız var, sahi nasıl sırçadır kalplerimiz, aynı hamurdan, aynı sudan, aynı sevinç, umut ve hayallerden müteşekkiliz... Bugün Bosna’yı hatırlıyoruz, dünya üzerinde yeni nefret söylemleri üretmemek dileğiyle...