[javascript protected email address]
21 Şubat 2012 Salı, 06:07:10
Başbakan Erdoğan’ın AK Partili gençlere “videokonferans” yoluyla yaptığı konuşmayı pazar günü heyecanla izledim.
Çünkü önceden aldığım duyumlar, Başbakan’ın “hayli sert” ve farklı kesimlere yönelik farklı mesajlar içeren bir konuşma yapacağı yönündeydi.
Aslında Başbakan’ın niyeti toplantıya katılmak ve konuşmayı kürsüden yapmaktı.
Ama doktorları izin vermedi buna.
Çok da iyi yaptılar.
Belli ki, Başbakan Erdoğan canının kıymetini bilmiyor.
Salona gidecek, binlerce kişinin elini sıkacak.
Saatlerce ayakta kalacak.
Binlerce kişinin soluduğu havayı soluyup enfeksiyon veya hastalık riskiyle karşı karşıya olacak.
Hiç doğru değildi ama Erdoğan gitmek istiyordu.
Ama doktorları “Gitme” dediler.
O da bu süreçte ilk kez doktorların tavsiyesine uydu ve gitmedi.
Doğrusunu yaptı.
Yumuşak başlayan konuşma, giderek sertleşti.
Ve sonunda “Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum” diye noktaladı.
Bu sözleri akşam AK Parti’nin kuruluşundan bu yana içinde olan ve parti politikalarında her zaman etkin olmuş bir isme sordum.
“Hepsini anladımda, kin meselesini anlamadım” dedim.
Güldü, Nutuk’la ilgili bir örnek verdi.
Sonra anlattı:
“Başbakan’ın o sözlerini anlamak için geçmişi bilmek gerek. Bu hareketin içinden gelmek gerek. Önemli bir mesajdı o sözler.”
“Kime mesajdı?” diye sordum.
“Bizim siyasi geleneğimize mesajdı.
Bu hareket, yıllar önce çok dar çerçeveli bir hareketken, çok kullanılan bir söylemdi. O zaman ev toplantıları yapılırdı. Evlerde konuşulurdu bu meseleler. O zaman bu sözlerle anlatılırdı. ‘Dininize, dilinize, kalbinize, kininize, ırzınıza sahip çıkın’ diye bir söylem vardı. Başbakan o geçmişi hatırlattı. O günlerin söylemidir ve ondan kopmamak gerektiğini hatırlattı” dedi.
Aslında oldukça kapalı bir yanıttı bu.
Sonra oturup şifresini çözmeye çalıştım.
Gördüğüm, anladığım şu oldu.
Başbakan Erdoğan yeniden Milli Görüş’e sahip çıkıyor.
Bu söylem, Türk siyasetinde yeni bir dönemin başlangıcı gibi duruyor.
Asım'ın nesli
BAŞBAKAN'ın "dindar gençlik" söyleminde iki büyük şaire olan hayranlığının doğrudan etkisini görüyorum.
Mehmet Akif Ersoy ve Necip Fazıl Kısakürek'in Başbakan Erdoğan'a önemli derecede ilham verdiği ve Erdoğan'ın bu ikisine saklanamaz bir hayranlık duyduğu aşikâr.
İşte Başbakan'ın "dindar gençlik" söyleminde de bu iki şairin, özellikle de Mehmet Akif'in büyük etkisi var.
Akif'in Safahafında "Asım'ın nesli" diye bir bölüm vardır.
Mehmet Akif bu bölümde bir gençlikten söz eder.
Akif bu gençleri şöyle tarif eder:
"Kendi kültürünü, dinini iyi bilen. Bunlara vâkıf ve bağlı ama aynı zamanda Batı'nın ilmini haiz, kullanabilen bir gençlik."
Mehmet Akif'e göre Türkiye'yi kurtaracak olan böyle bir nesildir."
Başbakan Erdoğan'ın sürekli vurguladığı "dindar gençlik", aslında
"Asım gençliğidir".
Akif tarif etmiştir.
İzleri Necip Fazıl'da vardır
Serdengeçti'de vardır.
Not: Yukarıdaki yazıda söz ettiğim Erdoğan'a ait cümleler de aslında Necip Fazıl Kısakürek'in.
Aziz Yıldırım başkan olsun
BİRAZ aklı, azıcık mantığı, bir katre izanı olanın Türkiye'de olan biten bazı şeyleri anlaması pek mümkün değil.
Ama oluyor.
Hem de çok doğalmış gibi, çok normalmiş gibi oluyor.
Son "akıl tutulmasını", Futbol Federasyonu Başkanlığı seçimleri öncesinde başkan adaylarıyla ilgili olarak yaşıyoruz.
Şenes Erzik'in kendisine yakışır bir şekilde "araziye uymasının" ardından güçlü başkan adayı olarak Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören'in adı ortaya atıldı.
Daha doğrusu Demirören kendi adını ortaya attırdı.
Niyeti zaten belliydi.
Daha önce "Fenerbahçemiz" diyerek sinyali vermiş, selamı çakmıştı.
Şimdi başkanı olduğu Kulüpler Birliği'nin Federasyon Başkan adayı.
Konuşulanlara bakılırsa seçilmesi kaçınılmaz.
Ama benim daha iyi bir fikrim var.
Benim Futbol Federasyonu Başkanlığı için adayım Aziz Yıldırım.
Şaka falan yapmıyorum.
Gerçekten de adayım Aziz Yıldırım.
Çünkü Yıldırım Demirören aday olabiliyorsa, Aziz Yıldırım da haydi haydi olur.
Beşiktaş ile Fenerbahçe'nin sürmekte olan ve Türk futbolundaki kaosla ilgili olarak aralarında çok da büyük fark yok.
Her ikisiyle de ilgili suçlamalar, iddialar var.
Fenerbahçe'nin Başkanı tutuklu ama Beşiktaş'ın da yönetim kurulu üyeleri ve teknik direktörü tutukluydu.
Her iki takım da küme düşme veya puan silme cezasıyla karşı karşıya.
Ve Beşiktaş Başkanı, böyle bir durumda Futbol Federasyonu'nun başına geçiyor.
Yani sadece Fenerbahçe'yle ilgili karar almayacak, kendi yönetiminde olduğu dönemle ilgili olarak Beşiktaş'la ilgili de karar alacak.
Allah aşkına, bir nebze akıl, az biraz mantık, bir katre izanı olan bir ülkede böyle bir şey olabilir mi?
Ama burada olur.
Ama artık şöyle diyorum.
Olsa da olur, olmasa da olur.
Ne zaman adam oluruz?
Saçmalıklara yeniden şaşırmaya başladığımız zaman