Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        JO'BURG'dan 2 saatlik bir uçak yolculuğunun ardından Cape Town'a vardığınız zaman bu ülke hakkındaki tüm görüşleriniz bir anda değişebilir.

        Çok yer gördüm ama beni bu kadar etkileyen bir şehir görmedim. Öyle bir yer düşünün ki sağınız Atlas Okyanusu, solunuz Hint Okyanusu. Arkada bir dağ. ismi Masa Dağı. Masa Dağı'nın altında Green Point Stadı. Böyle bir stat konumu olabilir mi? Ama var işte. iki tarafı farklı okyanus manzaralı bir stat.

        Maç öncesi şehir tam bir Hollanda istilası altındaydı. Ama sakın sanmayın ki bu kadar taraftar Hollanda'dan geldi. Hayır. Zaten Cape Town'ı Hollandalılar kurmuş zamanında. Anlayacağınız kökleri sağlam. Kentte çok sayıda Hollanda asıllı Güney Afrikalı var. Bir de Avrupa'dan gelen Hollandalılar. Bu yüzden her yer turuncu. Tek tük Uruguay bayrağı görme şansınız var. Uruguaylılar için Cape Town tam bir deplasman. Bu kupa Hollanda dışında dünyanın herhangi bir ülkesinde olsa bu kadar Portakal'ın bir araya gelmesi mümkün olmazdı. Sadece ve sadece Cape Town'da bu kadar Hollanda taraftan olabilirdi. Bu da tabii ki Uruguay'ın şanssızlığından başka bir şey değil. Hollandalılar için ingilizler'e kaybettikleri tarihi Boer Savaşı bir dönüm noktası olmuş Güney Afrika'da. O savaştan sonra güçleri azalmış buralarda. Tabii ki bu savaşın futbolla ilgisi hiç yok. Ancak bu savaşta yaşanan Spion Kop çarpışmasının biraz ilgisi var. Liverpool'un Kop tribünlerinin ismi işte bu çarpışmadan geliyor. Winston Churchill'in ismi de ilk kez bu savaşta duyulmuş.

        Bir maç için bu kadar geniş adımlarla oradan oraya zıplarken sahilde okyanusa bakarak yediğimiz deniz ürünlerinden oluşan sakin yemeğin huzuru yine vuvuzela sesleri ile kesildi. Stada doğru giderken basın merkezine ulaşmak için yürümemizin yeterli olduğu 50 metrelik mesafeye geçiş izni vermeyen polis, bize tam 5 kilometre yol yürüttü. Yani Kadıköy'den Beşiktaş'a Boğaz'dan geçmeyip Trabzon, Gürcistan, Ukrayna üzerinden gitmek gibi. Bir de yollarda aralarından geçmek zorunda kaldığınız binlerce taraftarı düşünün. O güvenlik görevlisini kara kaplı defterime I yazdım. Belki bir gün bir yerde... Bu yolculuk sırasında yaşlı bir Brezilyalı'nın yazdığı küçük pankart dikkatimi çekti: "Uruguay geçmişte bir kupamızı elimizden aldın. Yen şu Hollanda'yı, affedelim seni." Tabii ki Hollandalılar gülüp geçiyor. Belli ki bu yaşlı amcaya Hollanda'ya elenmek çok dokunmuş. Bu uğurda, asla unutamadıkları Maracana'daki Uruguay faciasını bile bir kalemde silmeye hazır.

        Maça gelince... Suarez ve Lugano'dan yoksun Uruguay ile Brezilya'yı evine gönderen ve bir anda kupanın favorisi haline gelen Hollanda. Bu çarpışmanın aslında başı sonu belliydi. Nitekim öyle de oldu. Ancak Uruguay gibi yüreği ile oynayan takımların ne yapacağı asla belli olmuyor. Dün Hollanda önünde o kadar canla başla oynadılar ki acaba eksikleri de takımdaki yerlerini alsaydı sonuç ne olurdu sorusu düştü akıllara sık sık. Hiç ama hiç bırakmadılar maçı. Forlan yine inanılmaz bir gol attı. Son anda bile mucize aradılar. Ve Gana maçındaki gibi neredeyse yakalıyorlardı da bu mucizeyi.

        Dün Hollanda iyi miydi? Hayır. Brezilya maçından kötüydü. Ancak bu takımda öyle oyuncular var ki gezgin futbolları rakibin canına ot tıkıyor. Sneijder, Kuyt ve Robben o kadar hareketliler ki maçın her diliminde farklı bölgede farklı roller üstlenebiliyorlar. Sadece biri bile bir takım için büyük güç olurken Hollanda'da onlardan 3 tane bulunmakta. Hele Sneijder. Geçirdiği sezona bakın. Inter'de lig şampiyonu oldu, Şampiyonlar Ligi kupasını havaya kaldırdı ve dün de Dünya Kupası'nda final oynamaya hak kazandı. Bir futbolcunun futbol hayatı boyunca belki hiç yakalayamayacağı başarıyı Hollandalı 8 ayda elde etti. Sonuç olarak Hollanda 3. kez finale çıktı. Uruguay ise ülkesine her şeyi ile onur verdi.

        Diğer Yazılar