• Yazı Boyutu:
  • A+
  • A-
Kerem Akça

Kerem Akça

[javascript protected email address]

‘Can’ın başarısına kulak ver!

08 Şubat 2012 Çarşamba, 11:36:09

Dünya sinemasının ‘festival’ haritasında bir yerlere gelmek için eldeki ürünün değerini, dolaşım ağını, uluslararası standartlardaki yerini iyi belirlemek ve etkinliklerin yaklaşımını etüt etmek şart. Hazır 9-19 Şubat 2012 tarihleri arasında 62. kez düzenlenecek Berlin Film Festivali’nde bu düşüncede beş Türk tabanlı film gösterilecekken bir konuyu atlamak olmaz. Zira Yeşilçam melodramını sinemaskopta dengeli bir anlatı ile saran “Can”ın 10 gün önce Sundance Film Festivali’nde ‘Jüri Özel Ödülü’ne ulaşması bir şeyleri kanıtlıyor. Raşit Çelikezer’in filminin oradaki ‘Dünya Sineması’ yarışmasına uygunluğunu kestirmesi böylesi bir başarı getirdi. Ancak “Zenne” gibi Türkiye sınırından dışarı çıkınca evrensellik kıstaslarını karşılayamaması bir tarafa homofobik ve ‘video standartlarında’ duran bir eserin dünyanın seçkin festivallerinden Berlin Film Festivali’ne başvurması bir hayli trajik. Filmin yapımcı-yönetmenlerinin acilen Raşit Çelikezer’inkine benzer bir strateji izleyip eldeki ürün için en azından doğru film festivallerine başvurmayı denemeleri şart. Yoksa birinci veya ikinci kademe festivallere başvuruda bulunmak, ‘şok üstüne şok’ yaşamaktan başka bir şey getirmeyecektir. Eğer Yamaç Okur, Zeynep Özbatur gibi bu konuya hakim bir yapımcı ile anlaşılmazsa uluslararası süreç henüz başlamadan ‘hüsran’la sonuçlanabilir, uyaralım!

Sinema çevrelerinde festival takvimleri nettir. Mayıs ayında Cannes Film Festivali, Eylül ayında Venedik, Toronto ve San Sebastian film festivalleri, Ocak-Şubat aylarında ise Rotterdam, Berlin ve Sundance film festivalleri bir ‘program/strateji belirleme’ kıstası oluşturur. Elbette Antalya, Adana ve İstanbul girişleri de yerel örgüyü lehine çevirme açısından önemlidir. Şu anda bu süreçlerin ‘kış dönemi’ içinde yer alırken, 10 gün önce “Can”ın Sundance’den çıkardığı ödüle dikkat çekmeliyiz.

Berlin’de iki Türk, üç gurbetçi

Onun ardından da “Babamın Sesi”nin Rotterdam’da ‘Altın Leopar’ yarışmasına girişi, “Lal Dede” ve “Tepenin Ardından”ın da Berlin Film Festivali’ne adım atması konuşulabilir. Tabii Umut Dağ, Meral Uslu, Özgür Yıldırım gibi gurbetçi Türk yönetmenlerin işlerinin, o organizasyona alınlarının akıyla girdiğini göz ardı etmemek gerek.

62. Berlin Film Festivali’nde merakla beklenen “Extremely Loud & Incredibly Close”, “Jayne Mansfield’s Car” ile “The Flowers of War”un (“Jin líng shí san chai”) yanında Hans-Christian Schmid ve Christian Petzold gibi sevilen Alman yönetmenlerin son filmleri de Altın Ayı için yarışacak. Ama kişisel olarak o ana yarışma toplamının içinde Spiros Stathoulopoulos, Bence Fliegauf ve Brillante Mendoza’nın kariyerlerinin 2012 halkalarını merakla beklediğimi ekleyeyim.

Ceylan, Kaplanoğlu, Ustaoğlu ve Pirselimoğlu’nun başarıları stratejik

Bizim Türk filmlerinden “Tepenin Ardından” ‘Forum’, İlyas Salman’ın başrolünü üstlenip Reis Çelik’in yönettiği “Lal Dede” ‘Generation’ bölümünde görücüye çıkacak ve ödül kovalayacak. Belgesel yönetmeni Meral Uslu’nun ilk kurmaca işi “Snackbar” ise Fas kaynaklı gençlik portresiyle bunlardan ikincisiyle rekabet girecek. Bu noktada ‘Generation’ bölümünde gençlik ve çocuk hikayelerinin ‘özel tema’ koşulu olduğunu eklerken, Umut Dağ’ın Nihal B. Goldaş, Vedat Erincin ve Begüm Akkaya’yı oynattığı “Kuma”sının dünya sinemasının merakla beklenen filmlerinin gösterildiği ‘Panorama’ bölümünde görücüye çıkacağını da belirtelim.

Ama bizim esas konumuz festival başarıları deyince kıstasları belirlemenin gerekliliği. Zira her festivalin bir tematik bölüm içermesinin yanında kazananları ideolojik, sosyal, sanatsal ve sinemasal farklılıklara göre belirlediği bir yarışması olabiliyor. Örneğin Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes Film Festivali gibi sanat sinemasının ustalarının bulunduğu Altın Palmiye rekabetinde şansını deneyip oradan yoluna devam etmesi, Semih Kaplanoğlu, Yeşim Ustaoğlu ve Tayfun Pirselimoğlu’nun ise yine aynı ayardaki işleriyle Berlin, San Sebastian ve Locarno yarışmalarında boy göstermeleri önemli. Bunların çoğunluğunun ödülü de aslında Ceylan’ın başarısıyla ve 90’larda çıkan minimalist sinemacılar kuşağının olgunlaşmasıyla ilintili.

Birinci kademe olmazsa ikinci kademe festivaller var

Zira Seyfi Teoman’ın ikinci filmi “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”in Berlin, Mahmut Fazıl Coşkun’un ilk filmi “Uzak İhtimal”in Rotterdam Film Festivali’nde ana yarışmaya girmesi bu uluslararası tanınırlıkla alakalı. 90’larda çıkış yapan üçüncü kuşak sinemacıların ‘sanat filmi’ ekolü, eşeği sağlam kazığa bağlamanın faydalarını görüp şimdilerde bir yerlere geliyor. Bu da eski ‘üçüncü dünya ülkesi’ tanımını farklı bir platforma taşıyor.

Ancak böyle yarışmalara girmek için eğer Cannes, Berlin ve Venedik’in zorlu süreçlerinden geçemezseniz, şansınızı Rotterdam, San Sebastian, Locarno ve Toronto gibi ikinci kademe festivallerde denemeniz gerekiyor. Zeki Demirkubuz ve Derviş Zaim’in başvuru kıstasında sözünü ettiğimiz ‘ikinci’lere inmemesi onlara yeni kapılar açılmasına engel oldu. Elbette elinizde bu kalıplarda bir ürün yoksa, Raşit Çelikezer’in “Can” ile yaptığı gibi tür sinemasına, kolay anlatıya ve kültürel tabana bağlı eserlere destek çıkan yarışmalara girme şansı denenmeli.

Sanatsal vizyon alt başlığı önemli

Sundance Film Festivali’nin ‘Dünya Sineması’ yarışması da böylesi bir platform. Oradan çıkan film, adını uluslararası alanda duyurmuyor belki. Ancak ABD’de vizyon ağı bulmasının yanında belirgin bir değerlendirme kıstasına da girmiş oluyor. Filmin dengeli melodram düşüncesinin böylesi bir etkinlikte ödüle uzanmasına olanak tanıdığı kesin. Üstelik “Can”ın aldığı Jüri Özel Ödülü’nün ‘sanatsal vizyon’ gibi ‘yenilik’ anlamına gelen saygıdeğer bir alt başlıkla verilmesi de sevindirici.

Zira buradaki aile-çocuk ilişkisinin yabancılaştırılması ve lineer akışı birazcık dağıtılan hikaye kurgusu bazı şeylere tesir etmiş gözüküyor. Amerikan bağımsız sinemasının karakter draması-melodram arasında gidip gelen ‘acıklı öykü’ anlatma anlayışının farklı bir kültürel versiyonu olarak görüldüğü net filmin.

Acaba “Zenne” niye Berlin’e alınmadı?

Uzun lafın kısası Çelikezer önceki filminin üzerine geçen bu işle yarış tercihini doğru stratejilerle donatmasının karşılığını en azından ‘Amerikalı bir dağıtımcı bulmak’la alacaktır. Ancak diğer taraftan da “Zenne”nin Berlin Film Festivali’ne başvurup reddedilme durumu var. Esas olarak da onun stratejisizliğine değinmek şart kanımca. Çünkü böylesi konular öne çıkmazsa Türk sinemasının festivallerdeki imajı zarar görebilir.

Bu örnek, bazı filmlerin bizdeki ‘yerel abartma’larla ‘kazara’ uluslararası-evrensel zannettiğimiz bir tabana oturtulduğunu kanıtlıyor. Ülkemizde her şeyin pamuk ipliğine bağlı ve sistemsiz yürüdüğünün, sanki 2000’ler sürecinde yükseliş yaşanmamış gibi hareket edildiğinin bir kanıdı bu durum. Daha önce söylediğim gibi Pedro Almodovar, Gregg Araki, Tom Kalin, Todd Haynes, Gus Van Sant, John Cameron Mitchell gibi eşcinsel alt kültürün dünyasını perdede iyi yansıtmayı bilen yönetmenler mevcut. “Zenne” gibi bir tarafı en çağ dışı görünümlü Safa Önal’lık Yeşilçam melodramı, bir tarafı üçüncü sınıf video kaset kalitesinde seyreden bir eserin, en başta kurgu, sinematografi gibi ana kıstaslar açısından oralara gelemeyeceği kesindi.

Zenne”nin yapımcı-yönetmenleri, “Can”ın başarısını iyi analiz etmeli

Zaten böylesi ‘alt ürünler’in ve ulusal süzgece takılı kalan eserlerin kaderi de ‘ilginç hikayem var’ oluyor nedense. Ancak bu ‘yeni bir şey denedim’ düşüncesi Türkiye’de alınan tek boyutlu ödüllerle bir yanlış yönlendirme getiriyor. “Zenne”nin de eşcinsel alt kültürle ilgili eserlere ödül veren festivalleri odağına alması şart. Bu da “Can” gibi başarılı olmasına alan açabilir. Zira eldeki ürünün bırakın birinci ve ikinci kademe festivalleri üçüncülere bile girmesi zor. Girse bile Türk sinemasının ‘üçüncü dünya ülkesi sineması’ yaptığını düşündürmeye neden olacak tehlikeli bir sürecin başlamasına yol açabilir.

Öyle ya da böyle “Can”ın ödülü bizlere ‘doğru strateji filmin kaderini çizer’ gibi bir festival haritası belirliyor. Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu, Yeşim Ustaoğlu, Tayfun Pirselimoğlu, Mahmut Fazıl Coşkun, Seyfi Teoman gibi isimler de yapımcılarıyla el ele verip bugünlere öyle geldi: Eldeki ürünün festival vizyonunu iyi kestirerek. “Zenne”nin ise sanki o konuda bir bilinç eksikliği var gibi... Bu da yanlış beklenti ve stratejileri beraberinde getiriyor.

keremakca@haberturk.com

Diğer Yazıları

Birim dediğin zamanda da yolculuk yapar

  • Yayın Tarihi: 25/05/12 11:27
  • [javascript protected email address]
1997 ve 2002 tarihlerinde iki filme açılan 'Siyah Giyen Adamlar' serisi, takvimlerimiz 2012'yi gösterirken birtakım yeniliklerle geri dönüyor. Parodi evrenine de zaman yolculuğundan parapsikolojik öğelere, seri katil motifinden 1969 temsiline kadar...
Devamını Oku

Bir başlangıç olabilir mi?

  • Yayın Tarihi: 23/05/12 14:43
  • [javascript protected email address]
'Peki ya komünist veya sosyalist bir devrim olsaydı?' varsayımının üzerine giden "Devrimden Sonra", Türk sinemasında profesyonel bilimkurgu üretiminin ilk kıvılcımını yakabilir. Zira burada 12 hikaye üzerinden skeçlerden kurulu anlatı, gerçek bir Türkiye...
Devamını Oku

Sinemaya yön veren filmler: Tutku

  • Yayın Tarihi: 22/05/12 12:34
  • [javascript protected email address]
İtalyan Yeni Gerçekçiliği'nin yıllarca yasaklanan öncü filmi, Luchino Visconti gibi iki kilit akımın ana saflarında yer almış auteur bir yönetmenin imzasını taşıyor. "Tutku", "Postacı Kapıyı İki Defa Çalar" uyarlamalarıyla bildiğimiz bir romanın ilk...
Devamını Oku

Shakespeare metnine alternatif yaklaşım

  • Yayın Tarihi: 21/05/12 10:23
  • [javascript protected email address]
Shakespeare tragedyalarının dramatik yapısını günümüze taşıyan, bunun üzerinden de bir 'alegorik' politik tablo üreten "Coriolanus", birçok açıdan ilgi çekici bir eser. Ralph Fiennes'ın ilk filmi 'cephe savaşı' babında start alan vizyonunu...
Devamını Oku

Son büyük diktatör

  • Yayın Tarihi: 18/05/12 11:04
  • [javascript protected email address]
"Borat" ve "Brüno"nun mucidi ekip bu sefer Kuzey Afrika'da olduğu varsayılan Wadiya ülkesinin kurmaca diktatör lideri Aladeen'in Amerika yolculuğunu ele alıyor. Tuvalet mizahını yalancı belgesel düşüncesiyle yoğururken politik taşlamayı da 'sözlü...
Devamını Oku
Tüm Yazıları