Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        İngiltere ve ABD’nin Kenya’da yürüttüğü bir askeri operasyonu anlatan “Ölüm Emri” (Eye in the Sky) zamanın nasıl geçtiğini unutturan bir gerilim filmi. Yeni teknolojilerin savaşı nasıl etkilediğini anlatan film, vicdani ve ahlaki tartışmalara da yer veriyor

        Film, İngiltere ve ABD’nin Albay Powell (Helen Mirren) önderliğinde yıllardır peşinde oldukları terör örgütü liderlerini yakalamak için harekete geçtiği günün öyküsünü anlatıyor. Liderlerin canlı bomba eylemine hazırlandıkları fark edilince operasyonun niteliği değişiyor... Film, operasyonu yönetenleri, karar vermek için toplanan bakanları, insansız hava aracına uzaktan kumanda edenleri, telefonla ulaşılan siyasetçileri, teröristlerin bulunduğu evin çevresinde olup bitenleri ve sivil halkın yaşadıklarını saat gibi tıkır tıkır işleyen mükemmel bir paralel kurguyla anlatıyor. Gavin Hood, yönetmenlik olarak sağlam bir iş koyuyor ortaya. Ama “Ölüm Emri” sadece bir gerilim filmi değil. Günümüzle ilgili politik anlamlar da taşıyor.

        ‘GÖKTEKİ GÖZ’ HER ŞEYİ GÖRÜR

        Öncelikle süper güçlerin uzaktan kumandayla nasıl savaşabildiğini, neler yapabildiğini ayrıntılarıyla karşımıza getiren bir film bu... İnsansız hava araçları, füzeler, gelişmiş iletişim aygıtları, uydu kameraları, casus kuşlar ve böceklerden oluşan tüm bu dijital savaş teknolojisi, kuşkusuz sahiplerine büyük güç veriyor. Öyle ki İngiltere ve ABD’nin stratejik konumu, filmin orijinal ismindeki gibi “gökteki göz”- den farksız. Her şeyi görebilmeleri, kontrol edebilmeleri itibarıyla neredeyse tanrısal bir güçleri var. Askerler için, teröristleri bir füzeyle yok etmek son derece kolay. Zor olan, siyasetçileri ikna etmek.

        DEMOKRASİ VE SAVAŞ

        “Ölüm Emri” ilk yarısında demokrasi, ikinci bölümünde ise vicdan ile savaş arasındaki ilişkilerin keşfine çıkan bir film... Keşfettiği şeyler ise tartışma kaldıracak cinsten. İlk bölümde demokrasi; savaş durumunda bir lüks gibi gösteriliyor. Özellikle İngiltere’de siyasetçilerin topu sürekli birbirlerine atmaları, sorumluluktan kaçmaları ve kararsızlıkları altan alta eleştiriliyor. “Askerler ve şahin politikacılar olmasa bunlar hiçbir şey yapamazlar” demeye getiriliyor... Operasyonu yöneten ve yürüten sivil, asker herkesin vicdani bir ikilem yaşadığı ikinci bölümde ise İngiltere ve ABD için tek bir insanın hayatının ne kadar değerli olduğunun altı özellikle çiziliyor. Ama dünyada olup bitenler bize, bölgesel savaşlarda kimsenin sivil kayıplarla fazla ilgilenmediğini, herkesin savaşı kazanmaya odaklandığını gösteriyor. Dolayısıyla, “Ölüm Emri” gerçekçi finaline rağmen bana çok da inandırıcı gelmedi. Meseleye süper güçlerin cephesinden bakıyor ve dünyayı kurtarmanın da bir bedeli var, demeye getiriyor...

        İNSANİ BOYUT İHMAL EDİLMİYOR

        “Ölüm Emri” ileri teknolojiyle yürütülen savaş kadar onun içindeki insani boyutu da öne çıkarmaya gayret ediyor. Torununa bebek alan general ya da yobazlar görmesin diye kızına gizli gizli matematik eğitimi veren Kenyalı baba gibi ayrıntılar var filmde. Ama belirleyici olan gerilim duygusu... “Ölüm Emri”nin, İngiliz aktör Alan Rickman’ın ölmeden önce oynadığı son filmlerden biri olarak ayrı bir anlam taşıdığını da belirtelim.

        Filmin notu: 6.5

        Ürpertici ve soğuk

        VeronIka Franz ile Severin Fiala’nın yazıp yönettiği “Ölümcül Oyun” (Ich seh Ich seh), bir mısır tarlasının loş gölgelerinde ikiz kardeşi Lukas’ı arayan Elias’ın görüntüsüyle açılıyor. Daha ilk andan tekinsizliği hissettiğimiz bir film bu... 9 yaşındaki Lukas’ın zifiri karanlık tünele girdiği, Elias’ın da onu izlediği sahne, ilerleyen bölümlerde olacakları adeta önceden haber veriyor. Filmde dünyaya Elias’ın gözlerinden bakıyoruz. Gerçeklik algımızı o belirliyor ama onunla duygu birliği kurmak kolay değil. Annenin, Lukas sanki o evde yaşamıyormuş gibi davranması üzerine zihnimizde beliren sorular katlanarak artıyor. Ama kesin cevaplardan ziyade ipuçlarıyla idare ediyoruz. İkizlerin, estetik ameliyat geçirdikten sonra eve gelen annelerinin kimliğinden şüphe etmeleri ise filmi inanılmaz yerlere sürüklüyor. Sakin bir huzursuzlukla geçen ilk bir saat, soğukkanlı üslupla çekilmiş şiddet dolu, ürpertici bir finale bağlanıyor.

        KENDİ JANRINDA BENZERSİZ

        Asıl mesele ne derseniz, annenin sert, duygusuz disiplini ile çocuk inatçılığının karşı karşıya gelmesinden söz edebilirim ya da gerçeklikte direten bir anneyle hayallerine bağlı bir çocuk arasındaki mücadeleden.. Daha derinlerde ise büyük acılarla baş etmek için daha da acımasızlaşan insanoğlunun karanlığı var... O noktada sadece Michael Haneke ve Ulrich Seidl gibi yönetmenlerden aşina olduğumuz Avusturya geleneğini değil, Ingmar Bergman filmlerini hatta Güney Kore ekolünü hatırlamak mümkün. Kesin olan tek şey, “Ölümcül Oyun”un özellikle öyküsü itibarıyla kendi janrında benzersiz ve orijinal bir film olması.

        Filmin notu: 7

        Diğer Yazılar