Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Dario Argento’nun klasik kabul edilen korku filmi ‘Suspiria’, 40 yıl sonra restore edilmiş sansürsüz kopyasıyla yeniden gösterimde. Goblin’in müzikleri ve görsel atmosferiyle öne çıkan filmi seyretmek, çağdaş korku sinemasına alışmış seyirciler için tuhaf bir deneyim olabilir

        'SUSPIRIA’YI gençlik yıllarımda Emek Sineması’nda izlemiştim. Görsel ve işitsel olarak daha önce yaşamadığım bir tecrübeydi. Gerilmiş ve korkmuştum. Özellikle köpek sahnesinde...

        Korku bir zamanlar seyretmeye doyamadığım türdü. Şimdi, her yeni kuşak için tekrar edilen senaryo klişeleri ve asla değişmeyen kodlarıyla sinemanın en muhafazakâr türü... Ama anlatım tekniği açısından kendini sürekli yenilediği kesin. Tam da bu nedenle, bir dönem insanları korkutan filmler, yeni kuşaklara bir şey ifade etmiyor. Görüntüsü, sesi, kurgusu ve özel efektleriyle ileri teknolojinin kullanıldığı korku gerilim filmlerine alışmış seyirci, korku klasikleriyle dalga geçiyor. Dolayısıyla, Latince’de iç çekişler anlamına gelen ‘Suspiria’nın yeni kuşak seyircileri etkileyeceğini sanmıyorum. Ama bu, onun bir klasik olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

        HİKAYE PEK ORİJİNAL SAYILMAZ

        Amerikalı Suzy’nin (Jessica Harper), Almanya’daki yatılı dans okuluna gelmesiyle başlayan film, bir insanın iradi gücünü kaybetme ve başkalarının kontrolüne geçme korkusundan yola çıkıyor... Suzy, önce kötülüğün varlığını ve kendisine yönelik tehdidi hissediyor. Sonra her şeyin ardında bir cadılık tarikatı olduğunu anlıyor ve finalde de kötülükle yüzleşiyor...

        Hikâye pek orijinal sayılmaz. ‘Suspiria’nın değeri, seyirciye yaşattığı korku gerilim tecrübesinden ve Argento’nun kurduğu görsel dünyadan geliyor. Argento bütün sinemasal araçları seyirciyi korkutmak için adeta seferber ediyor. Okulu bir karakter gibi ele alması da önemli. Ayak sesleri ve fısıltılarla okul binası yaşayan bir organizmayı andırıyor.

        Suzy’nin arkadaşı Sara, görünmeyen biri tarafından takip edildiği sahnede sanki bina tarafından tuzağa düşürülüyor. Hatta bina tarafından yenilip yutulduğunu söylemek mümkün... Goblin’in, Mike Oldfield’in ‘Şeytan’da (1973) kullanılan ‘Tubular Bells’ini andıran müziği sadece burada değil filmin bütününde kötülüğün sesi gibi... Argento, sıra dışı olan miksajıyla müziği tehditkârlaştırıyor. Yüksek sesle aniden başlayıp, aniden biten müzik sırasında efektlere ya da ortam sesine pek yer vermiyor.

        Açılıştaki havaalanı sahnesini bir yana bırakırsak filmin geçtiği dans okulu, duvarları geometrik şekillerle boyalı o tuhaf apartman ve tenha sokaklar, insanda bir rüyadaymış izlenimini veren gerçek dışı bir hava veriyor filme...

        BEYAZPERDEYİ TUVAL GİBİ BOYUYOR

        Argento, şimdi kullanılmayan Technicolor formatında, kırmızı gibi abartılı sıcak renklerle beyazperdeyi tuval gibi boyuyor. Alman dışavurumculuğunun gölgelerini kullandığı karanlık sahnelerin yanı sıra canlı renklerin hâkim olduğu çok renkli, aydınlık sahneler de var. Görüntü ve sanat yönetimi açısından her tür denemeye açık 1970’ler sineması için dahi tuhaf seçimler bunlar... Argento bütün filmi kendi bilinçdışında geçen bir kâbus gibi tasarlamış sanki...

        40 yıl sonra ‘Suspiria’ ilk seyrettiğimdeki etkiyi uyandırmadı bende. Ama bu, ‘Suspiria’nın müstesna bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

        Korkmak isteyen gençlere değil ama klasikleri merak eden sinefillere ve nostalji yaşamak isteyenlere tavsiye ederim.

        Filmin notu: 7

        Diğer Yazılar