Avrupa, Avrupa oluyor...
SEÇİMLER yaklaşınca Sarkozy klasik can simidine sarıldı. "Ermeni soykırımını reddetmeyi suç haline getiren yasa" için kolları sıvadı. Erdoğan'ın kendisine verdiği sert cevap eşliğinde Türkiye'nin AB ile ilişkileri, AB'ye üyeliğin hayal olması yeniden konuşulur oldu. AB, Türkiye'yi almak istermiş ama Türkiye'nin tavırları nedeniyle bu mesele rafa kalkmış değil. Mesele, Türkiye ve Türklerden ibaret de değil.
Fransa, Müslüman unsurları aşağılamak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Gündelik yaşam kâh peçe yasağıyla kâh eğitim kurumlarındaki kılık kıyafet uygulamalarıyla sık sık Müslüman kamuoyu aleyhine dönüyor. Sarkozy'nin tavrının analizi için AB'nin diğer önemli ülkesi, Almanya'ya ve Sarkozy'nin ruh ikizi Merkel'e göz ucuyla bakmak bile yeterli. Merkel'in "Hıristiyanlık" vurgusu ve AB'nin köklerinin Hıristiyanlık ve Yahudiliğe dayandığı hatırlatması, bu ülkenin en önemli azınlığı olan Müslüman Türklerin durumunu zorlaştırır nitelikteydi. Nitekim bu ülkede hâlâ Nazi çeteleri tarafından öldürülen Türkler meselesi var; haberlerin içeriği skandal boyutlarda. Polisin Türklerin ölümlerden sorumlu olan çete üyelerine istihbarat sızdırdığı haberi bu boyutlardan sadece biri.
Avrupa eski Avrupa değil. Avrupa Birliği adı verilen çokkültürlülük projesinden yavaşça soyutlanma yolunda. Savaş silahla politika yapmaktır denilir, politika ise silahsız savaştır. AB projesi, silahlı ya da silahsız; savaşmadan politika yapalım diyen bir tarih aralığı idi. "Bu dünya, farklılıkları tehdit olarak görmenin bedelini ağır biçimde ödedi, bir daha olmasın" demeyi siyasetin arayüzlerine yerleştirme girişimiydi. Ama en önemlisi, çağdaş, modern, "aydınlanmış" Avrupa'nın göbeğinde ortaya çıkmış Hitler zalimliğine ilişkin bir utancın, Holocaust'a dair mahcubiyetin ifadesiydi. Avrupa Birliği, pozivitizmin, pozitif hukukun, bilimsel gelişmenin Hitler gibi bir sapığa engel olamadığını fark etmenin ifadesidir ve bir anlamda "özeleştiri"dir. O tarihe kadar Avrupa, soykırımlarını ve katliamlarını onları hak edecek kadar geri olduğunu düşündüğü topraklarda gerçekleştirir, dünyanın Doğu tarafına oranla "ne kadar da ileri olduğu" düşüncesiyle durup durup kendisini tebrik ederdi. Ama Hitler gösterdi ki, öyle değilmiş, aynı dinsel geleneği haiz, aynı sermaye grupları etrafında kümelenmiş insanlar da bir vesile ile kendi aralarındaki "fark"ları mesele edip, onun kökünü kazımayı sistematik hale getirebilir ve bunu modern ve ileri bir toplumun orta yerinde yapabilirlermiş.
AB, kendisini ileri sayan bir uygarlığın, o uygarlığın parçalarının birbirini yemesine engel olmak için aldığı ileri bir tedbirdi. Kâğıt üzerinde gayet iyi olması, hümanist öğeler taşıması, barışı hedeflemesi bu ülkelerin bünyesindeki diğer unsurlara da nefes alma olanağı sağlıyordu. Sömürge ülkelerden anavatana göç eden Müslümanlar da söz konusu bir arada yaşama teorilerinin açtığı parantezden faydalanabildi. Müslüman dünyanın Batı eliyle konuşlandırılmış laik/otoriter diktatörlerinden kaçanlar Avrupa'da başörtüleriyle, inançlarıyla rahatça varlık gösterebildiklerini gördüklerinde, AB projesinin mevcut şartlarda mümkün olabilecek yegâne mutabakat konsepti olduğunu düşündüler. 11 Eylül gelene kadar... 11 Eylül işleri geri dönüşsüz biçimde değiştirdi. AB projesinin Müslümanlar lehine fiili durum yaratan parantezi, o gün bugündür kapanıyor. Avrupa AB'yi oluşturan asıl saikine, temel gerekçesine rücu ediyor.
Ve ne zaman ki ekonomik kriz gelir, demokrasi tatile çıkar. Nitekim bakın, Yunanistan'a ve İtalya'ya sandıktan çıkmış, defalarca güvenoyu almış liderlerine rağmen teknokratlar atandı. Bunun demokrasiyle bir ilgisi olmadığı aşikâr. Yine de bu durum "ekonomik kriz" olgusunun halklarda ırkçılık ve "öteki" düşmanlığını kızıştırması kadar kötü değil. En fenası da, bu haletiruhiyenin uzun salınımlı olması. Öteki düşmanlığı üzerinden hortlayan ve yeniden inşa edilen kimlik bilinci, standartların yükselmesiyle kendiliğinden sükûn bulmaz. Avrupa ekonomik sorunlarını hallettiğinde -elbette bir şekilde toparlanacak- onu artık tanıyamayacağız.
Türkiye'nin AB'ye girmesi hayal, ancak bu oyunu sürdürmek, ülkemizin standartlarını yükselttiği ölçüde zararlı değil, faydalı bir oyundur. Yeter ki geri dönüşü olmayan büyük tavizler verilmesin.