Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ETRAFIMIZ kaynıyor, çoğu eski sömürge ülkesi olan Ortadoğu ve Afrika ülkeleri şimdi Arap Baharı adı verilen kazanda meçhul bir ısıya doğru kaynıyor. Yunanistan ve kimi AB ülkeleri, başlarına atanan teknokratlar eliyle acı ilaçlarını içip kâbuslara yatma yolunda. Nasıl oluyor da bunlar, Türkiye'ye uğramıyor?

        "Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik ayrılsa da milli mücadele sayesinde ve sonrasında çıtayı yüksek tuttu, hiç sömürge olmadı, cumhuriyet sayesinde çağ atladı, mevcut hükümet de ekonomiyi iyi idare ediyor, demokrasi deneyimimiz var, tabii ki iyi olacağız" diyebiliriz. Buna karşı birileri de, "Bağımsızlık savaşı veren her topluluk 'dolaylı yönetim'den kaçabiliyor diye bir kural yok" diyebilir. "Sömürülecek 'natürel' kaynaklara sahip değildik, hilafet gibi 'supernatürel', manevi etki ve nüfuz alanı icra eden niteliklerimizden de kendi isteğimizle vazgeçtik, niye bizi sömürgeleştirsinler, böyle daha verimliydik" tezini ileri sürenler de çıkacaktır. Globalleşme denilen sürecin nasıl bir "uluslararası kast sistemi" yarattığını, bundan payımıza düşeni aldığımızı, sahip olduğumuz gücün şişirme ve bağımlı olduğunu söyleyecek olanlar da. Torba değil ki büzesin...

        Her halükârda, evet "iyi" durumdayız, bölge ülkelerine oranla kıyaslanamaz ölçüde. Hatta rol modeli olmamız istenmekte. Ortadoğu'dan Afrika'ya kadar uzanan, kimi eski Osmanlı bakiyesi olan topraklarda ise işler çok kötü gitti.

        Ne oldu mesela oralarda? En hafif şekliyle şunlar: Sömürgeciler bulundukları yerde, daha sonra kullanabilmek için bazı etnik kimlikler icat ettiler. Bu kimliklerden birine, herhangi bir kabileye ya da gruba "Sen genetik/ kültürel/dinsel olarak daha güzel, daha zeki, daha ilerisin, yönetimde olmalısın" denildi, açık ara imtiyaz sağlandı. Bu kimlik, diğer kimliklerin kendilerine hiza verme aracı haline getirildi, onun sembolleri, işaretleri kültürün her alanını kapsadı.

        Bu arada diğer kimlik katılaştı, hınç ve kinle doldu. Bu ülkeler sömürgecilik karşıtı hareketlerin başarısıyla sonradan 'bağımsızlıklarını' elde etseler bile sömürgeciliği ayakta tutan kurumlarla gerçek bir hesaplaşma yapamadılar; beyazlar gitti, yerine yerli olan geçti, ama kendisini medeni kabul eden yönetici azınlık elitizmi kolonyal miras olarak korundu. Toplumu kavmiyetçilik başta olmak üzere kimlik farklılıklarını kullanarak yönetme deneyimi, giderek yerel devletin uluslararası finans örgütleriyle yönetilmesine dönüştü.

        Meşruiyetlerini, en çok ait oldukları gruba; az/biraz diğer gruplara kaynak sağlamaktan alan yöneticiler, kolonyalizm sonrası sözde bağımsızlık döneminde krizden krize sürüklendiler. Bu arada, belirtmekte fayda var; misal sömürgecilik sonrası Afrika, soğuk savaş sırasında bir miktar gün yüzü görmüştü. Uzun süren kirli bir gün. Komünizme ya da emperyalist ABD'ye karşı tampon olduğu düşünülen bölgeye, iki süper güçten biri tarafından yapılan yardım, soğuk savaş bitince bıçak gibi kesildi.

        Böyle olunca hükümetler az da olsa nemalandırabildikleri grupları sisteme dahil edemediler ve bölgesel güçler; çıkarları/katılaşmış kimlik yapıları doğrultusunda çatışmalara girmekten kaçınmadılar. Sınırötesi kayıtdışı ekonomi canlanmıştı ve devlet olmayan aktörlerin; mafya, etnik grup liderleri ve bölgesel liderlerin yönetimdeki etkisi çoğaldı, çatışmaya dayanan kontrol biçimleri de.

        Bizde hiç böyle şeyler olmadı.

        Yine de anlattıklarım, fazlasıyla tanıdık geliyor. Çağrışım mı, önsezi mi? Neden acaba?

        Global aktörlerin bu kez farklı taraflarla ve yine bu topraklarda soğuk savaştan daha fazlası olan bir süreci yönetiyor olmalarından ve Türkiye'nin sürece katılmasının da, geri durmasının da eşit ölçüde felaket ihtimalleri içermesinden olabilir mi? İddialı aktör rolüne soyunmamızın arkasında, "Ya büyüyeceğiz ya küçüleceğiz" diye özetlenen tezlere haklılık payı tanıyan bir telaş hissediyor olmamdan olabilir mi?

        Bütün bunların İsmet İnönü'nün Lozan Antlaşması sonrasında, 1923'te söylediği iddia edilen cümleyle kesişmesi ise sinir bozucu bir tesadüf olsa gerek. "Bir yüzyıl vakit kazandık" dediği rivayet edilir.

        Ama "biliyoruz ki" dünya çok değişti. "Umuyoruz" diyelim...

        Diğer Yazılar