Sivil şahinleşirse asker panterleşir
YENİ bir yılın ilk gününü idrak ettiğimiz şu anlarda içimden geçen tek bir temenni var. Umarım ikisi de birbirinden beter olan şu iki savunmayı 2012’de hiç işitmeyiz: 1) Teröristleri köylü sandık, 2) Köylüleri terörist sandık. Uludere’de yaşanan facianın ilk kurbanları, orada hayatını kaybeden 35 köylü. İkinci kurbanı ise hükümet. Komplo teorileri havalarda uçuşuyor, olaylara “tuzak” ve “tuzağı kimin kurduğu” iddialarının gölgesi düşüyor. Uludere’de kaybedilen canların asıl sebebine dair bendenizin fikrini söyleyeyim mi? Bu, tipik “özgüven hatası“dır. İnsan için de, kurumlar için de aşırı özgüvenden daha büyük bir tuzak yoktur.
Buradan alınacak dersler var. Birincisi, demek ki Kürt meselesi gibi çok boyutlu bir konunun sadece güvenlik tedbirleri ve asayiş önlemleri ile bastırılabileceğini sanmak ve “Tamam yaa, hallettik biz bu işi” duygusuna kapılmak o kadar da sağlıklı bir ruh durumu değilmiş. Bir çuval incirin akıbeti, “Şimdi ayıkla pirincin taşını bakalım” ile bir anda halef selef olabilirmiş. Özgüven bolluğunun sonucu, suçluluk duygusuyla yaralanmakmış. İkincisi, demek ki sivil hükümet ile “asker” arasında o kadar çok “uyum” olması aslında o kadar da iyi bir şey değilmiş. Bilakis aralarındaki farkın silinmemesi gerekirmiş. Çünkü “şahin”lik sivilde durduğu gibi durmazmış. Sivilin salt söylemini şahinleştirmesi bile, doğal olarak şahin olan askerin edimlerini dörtle çarpmasına yol açabilir, onu panterleştirebilirmiş.
OPERASYON KAZASI DEĞİL, ÖZGÜVEN HATASI
Velev ki kimilerinin iddia ettiği gibi, PKK içindeki MİT ajanından son anda bir istihbarat gelmiş olsun, velev ki denildiği gibi, bir karakol baskını için Uludere’den kaçakçı kılığında birçok örgüt üyesinin geçeceği bilgisi alınmış ve buna göre hareket edilmesi fikri oluşmuş olsun... Ne değişir? Operasyonu yürütenlerin o sırada mal almaya gitmiş köylülerin bulunup bulunmadığını öğrenmesi o kadar da zor bir iş değildi. Kaçakçılık fiili durumdu ve yereldeki yetkililer bu köylüleri tanıyordu. Bir tuzak varsa bile, bu tuzakları boşa çıkarabilecek olan şeyler yapılmamış, ihmal var. İhmalin olduğu her yerde ilk bakılması gereken aşırı özgüven izidir. Diğer her şey ikinci planda kalır. Devlet, talepleri için araba yakan, adam öldüren örgütlü adamlara operasyon düzenler, eyvallah. Ama bir ülkenin önemli makamları ressamın, şairin bile teröre destek vermekten sorumlu tutulabileceği imasında bulunuyorsa, zararlı ot ile faydalı otun, kuru ile yaşın aynı kazanda kavrulması, bir kaçınılmazlık olmaktan çıkıp meşru bir hal gibi gösterilmeye başlanırsa, sivilin özgüven patlaması bu noktaya gelirse, asker de basacağı tüm düğmelere daha rahat basar. Nitekim öyle de oldu.
Bir süredir izlenen politika, kendi tuzağını kendi içinde barındırıyordu, ben dahil pek çok kişi uyarı mahiyetli pek çok yazı yazarken, bu politikanın yol açabileceği sıkıntılara sürekli olarak dikkat çektik. Nitekim bakın şimdi Selahattin Demirtaş, “Ülke bölünmüştür” diye açıklamalar yapıp, Erdoğan ile Esad’ı aynı kefeye koymaya kalkıyor. İnsafsız manipülasyonlar mı? Evet. Öngörülebilir miydi? Yine evet. Maalesef aşırı özgüven, öngörünün önüne duvar ördü. Bu arada, Uludere faciasının nedenleri üzerine önemli tezler ileri sürenler MİT ile ilgili tuzak, çatlak, köstebek iddialarını dile getirirken başka sorulara, tartışmalara da kapı aralamış oluyorlar. Bugünlerde şunlar da soruluyor ve tartışılıyor: 1) Acaba kurumlara gönüllerinden geçen çehreyi vermek isteyen, realiteyi zorlayan önerileri kabul görmeyince tepkiselleşen kimseler ya da gruplar, olayları MİT ile ya da bazı devlet adamlarıyla yaptıkları hesaplaşmanın parçası haline mi getirmeye çalışıyor? 2) MİT’in ve AK Parti hükümetinin, içerideki bazı adamlar/PKK içine koyulan ajanlar/terörle mücadeleden rahatsız olan AK Partili bir damar tarafından yanıltıldığını iddia edenler, kendilerinin yanıltılmadığından nasıl bu kadar emin olabiliyorlar?