Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        CUMA günü “Devam edecek” demiştim, ediyorum. Evet, üç beş yıl önce Ergenekoncu, Kemalist, ulusalcı dediğimizde, ister taraftar olsun, isterse muhalif, üç aşağı beş yukarı herkes aynı şeyi anlardı. Sadece etiketler, adlandırmalar değil eşyanın, nesnenin aidiyet adreslerinin içerikleri de hızla değişime uğruyor. Misallere devam edelim: Vatan/vatanseverlik: Dün uğruna cinayet işlemeyi âdet haline getiren yasal ve yasadışı örgütlenmelerin diline pelesenk olan bir kavramdı. Doğal olarak, masum demokratlar genelde vatansever kuvvetler birliği gibi kelime kalıpları arasında geçen bu kavrama içeriği ve önemi üzerinde düşünmeden tavır aldılar. Gelinen noktada “vatan”, globalleşme, değişim, dünya sistemine entegre olma, refah toplumu olmak için yapılması gerekenler şeklindeki kalıplar tarafından önemsizleştirilmiş, sevilmesi ayıp hale getirilmiş bir şeyi anlatıyor. Oysa o, kirli su dökülürken küvette kalması gereken hadise. Yeniden tarif edilmesi gereken...

        Demokrasi/demokrat: Dün en ideal argümandı. Bugün dünya çapında gözden düşmekte. Sebepleri: 1) Küresel güçlerin güçsüz olanı istismar etmesini meşrulaştıran bir enstrümana dönüşmesi. Bkz. ABD ve genel olarak koalisyon devletlerinin Irak’a demokrasi götürmesinin bilançosu. 2) “Çoğulcu” namelerle başlayan türkülerin ille de ve eninde sonunda “çoğunlukçu” bir finale meyletmesi, oysa çoğunlukçuluğa meyletmenin sonuçlarının demokrasinin bileşenleriyle pek de paralel olmaması, misal çoğunluğun hemen her ülkede “yabancı düşmanlığı” semptomu göstermesi, kükreyen lider sevmesi. 3) Halkın tercihlerine, beklentilerine cevap ve karşılık üretme sistemi olan demokrasinin, halkın taleplerinin kapitalist ilişki örüntülerine tosladığı noktada yanıt üretememesi, haklı taleplerin sermaye temerküzünü doruk noktasına ulaştırmış piyasa baronlarını aşamaması; kapitalizmden vazgeçilememesi ama kapitalizmin demokrasiyle çelişmesi.

        Avrupa Birliği: Dün çokkültürlülüğün, farklılıkların bir arada yaşamasını mümkün kılan argümantasyonun adresiydi. Bugün ise AB dendiğinde akla Fransa geliyor, Almanya geliyor, ötekileştirme, ırkçılığın yükselişi ve İslamofobi geliyor. Türban/türbanlı: Önce başörtüsü vardı, sonra 28 Şubat... Siyasi bir adlandırma operasyonuna uğrayan başörtüsü “türban” oldu, operasyonun mucitlerine göre, başörtüsü masumdu ama üniversitelerde gördüğümüz şey “türban” dı ve siyasi bir semboldü. Yanlış ve sonuna kadar haksız bir adlandırmayla yasaklanan “türban” zamanla bir mücadelenin, bir direnişin sembolü haline geldi. Türbanlı kadın, kendisinden nefret eden sistemin kodlarını çözebilmek için Fransız tipi laiklik ile Anglosakson tarzı laiklik arasındaki farklardan, bir dizi “kamusal alan” tarifine; din ve demokrasi, İslam, modernizm ve postmodernizme varana kadar pek çok konuda fikir sahibi olmak durumundaydı. “Türban” üzerinden alınan kalelere bayrak dikildiğinden beri ise başörtülü kadının önünde halen var olan yasakları dert edinmek beyhude mesai kabul ediliyor. Eşi başörtülü olduğu için yükselemeyen erkeklerin sorunları halledildiği için, “türbanlı” arkadaşa da sadece “evcilleşme yolları” görünüyor.

        Dün “türbanlı” denildiğinde neredeyse erkeksi, mücadeleci ve eylemci bir kadın tipi anlaşılırdı. Bugün “türbanlı” denildiğinde evli, çocuklu, topuklu ayakkabılı ve yumuşak bir sesle sürekli “inşallah”, sürekli “maşallah” diyen bir kadın akla geliyor.

        Yapma hacı, din kardeşiyiz...

        HER şey değişiyor, bir tek zaman zaman dolaşıma sokulan mümbit İran düşmanlığı değişmiyor. S Haber’in 27 Ocak Cuma gecesi yayınladığı ve “imzasız” bir ihbar mektubuna dayandırdığı habere göre, İran devleti “İranlı bir grup ajan hemşireyi” hastalık yaymak için Türkiye’ye göndermeye hazırlanıyormuş, ama durum deşifre edilince bu büyük hainlik önlenmiş...

        Dün herhangi bir cinayet bazı İslamcıların üzerine yıkıldığı zaman hemen bazı rektörler, akademik unvanlı şahıslar yürür ve “Türkiye, İran olmayacak” diye slogan atarlardı. Ülkemizdeki bütün “irticai” hortlamaların arkasında İran aranır, olaylar gelişirdi. Ne oluyor ise, bugün de benzer bir şey oluyor, bu kez mütedeyyin kitleye hitap eden bir televizyon kanalı eliyle... Doğrusu, bu iki resim arasındaki benzerlikten rahatsız olmak için ne Şia hastası olmak gerekiyor, ne de koyu İslamcı..

        Diğer Yazılar