Türk dizilerinde rastlamadığımız kadınlar
Bülent Arınç Türk dizilerinin erkek egemen olduğunu, bu dizilerdeki kadınların ya şiddete ya cinselliğe indirgendiğini söylemiş. Haksız değil.
Bizim senaristler tecavüze, ihanete ve şiddete uğramayı “kadın mesleği” haline getirdi. Ezkaza güçlü olan kadın karakterlerimiz de entrika ve şirretlik peşindeler; yapımcılar hikâye ne olursa olsun bunu cinsiyetçiliği pekiştirerek yapmayı seçiyor, sonra da “Toplum realitesi böyle” diyorlar.
Oysa dünyanın severek izlediği, yakın dönemin popüler “eloğlu” dizilerinde aşk ikonu, seks dolgusu ya da kader kurbanı aralığına sıkışmadan da etkileyici olabilen kadın karakterler görüyoruz. Onlar “derin olmayan” ticari senaryolarına rağmen ucuz yollara düşürülmeden öne çıkabiliyor, çirkefleşmeden güçlü olabiliyorlar. Arınç’ın eleştirisini fırsat bildim, emsal teşkil eden karakterleri listeledim:
The Menthalist: Kim eşi ve kızı bir seri katil tarafından öldürüldükten sonra yeteneklerini California Araştırma Bürosu’na vakfeden ama kural tanımazlığıyla herkese yaka silktiren zekâ küpü Patrick Jane’i engin bir hoşgörüyle idare etmeyi başarabilir? Kim bu sevimli sosyopatı koruyarak, ama aynı zamanda etinden sütünden faydalanarak CBI’ın başarıdan başarıya koşmasını sağlayabilir? Tabii ki lise talebesi görünümünü, anlayış ve profesyonellikle harmanlayan departman şefi: Teresa Lisbon.
Medium: Patricia Arquette’in canlandırdığı Alison Dubois, iki yakası bir araya gelmeyen mühendis kocasına müşfik bir eş, üç kız çocuğuna iyi bir anne, gördüğü rüyalarla suçluları yakalatan iyi bir medyumhukuk öğrencisi. Adamlar “Lost Highway’in seksi sarışınını yakalamışız, sömürmeden bırakmayız” sinsiliğine zerre prim vermeden pufidik terlikler, biberon ve okul çantaları eşliğinde Patricia Arquette’ten harika bir suç, aile mistik gerilim seriyali çıkardılar.
Law & Order-SVU: Trajik bir geçmişten cinsel suçlar masasının gözü pek, duyarlı, hüzünlü, ağır abla performansına giden yolda kimse dedektif Olivia Benson’un eline su dökemez. Mariska Hargitay bu rolle Emmy ödülü kazandı.
Dexter: Debra’sız bir Dexter düşünülebilir mi? Tüm zamanların en sevilen katili Dexter’in üvey kardeşi rolünde Debra Morgan, fena halde hırslı, fena halde dağınık, aşırı duygusal, çok sık düşen ama ayağa kalkmasını hep bilen bir karakter olarak suç ve polisiye dizilerinin en zevzek ve fakat en güçlü kadın karakteri olma yolunda ilerliyor. Hem öfkelenip hem küfrettiği, dudaklarının incelip gözlerinin çay tabağı kadar açıldığı o sekanslardaki gerçeklik hissi, ömre bedel.
CSI Miami: Favorim Calleigh Duquesne. Komiser Horatio Cane’in en çok güvendiği eleman. Her dem ojeli, makyajlı, fönlü görünümüne ve “minnoş” sesine aldanırsanız, ondaki sertliği, profesyonelliği ıskalar, nasıl şedit bir ahlak abidesi olduğunu kaçırırsınız.
X Files: “Gerçek orada bir yerde” idi, uzaylılar habisti; uçarı Mulder’i buz gibi soğuk akılcılığıyla dengeleyen Dana Scully’nin çıldırtan küp kadar köşeli karakteri, elimizle tutuyormuşuz hissi verecek kadar iyi şekillendirilmişti.
Lost: Kadın izleyiciler “Jack mi, Sawyer mi?“ şeklindeki hayati soruyu bir türlü yanıtlayamadı. Anlattığı doğaüstü ve gizemli hikâyenin gerisinde siyasi düşünce tarihine ve fizik kuramlarına selam çaka çaka ilerleyen dizinin kadın oyuncuları ise iz bıraktı. Evangeline Lilly’nin canlandırdığı “Kate Austen”in geçmişi, dönüşümü ve maharetleri olmasa böylesine Lost olmaz, Lost Lost diye nicesine sarılır hale gelmezdik. En domestik görünen Jin’in eşi Sun Kwon bile bir hayli sofistike bir karakterdi. Hangisini sayalım? Az sayıda kadın oyuncuya nasip olan “poker surat” tavrını bölümler boyu sürdürebilen Dr. Juliet Burke’u mu, yaşlı ve hasta bir teyze olarak hikâyeye güçlü mistik dokunuşlar ekleyen Rose Nadler‘i mi, yoksa çok az görünmesine rağmen “olayların” merkezinde olan ürkütücü Eloise Hawking’i mi?
Hangisini sayalım cidden? Daha az popüler olan The Closer, The Protector, Body of Proof, Unforgettable gibi dizilerin “başrolündeki” çelik manolyalara da bakacaktık, yerimiz bitti.